Antibiyotik Direnç Gelişimi Çalışmalarında Takip edilmesi Gereken Yollar

Prof.Dr.Reşit Özkanca


Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılan önemli ilaçlardır. Ancak, antibiyotik direnci giderek küresel bir sağlık sorunu haline gelmektedir.

Antibiyotik Direnci Nedir?

  • Antibiyotik direncinin tanımı ve temel prensipleri.
  • Direnç gelişiminde genetik faktörlerin rolü.

Antibiyotik Direncinin Nedenleri:

  • İnsanlar arasında aşırı antibiyotik kullanımının etkileri.
  • Hayvancılık sektöründeki antibiyotik kullanımının dirence etkisi.
  • Antibiyotik kirleticilerin çevresel etkileri.

Küresel Etkiler ve Tehlikeler:

  • Antibiyotik direncinin yayılması ve küresel sağlık sistemine olan tehdidi.
  • İlaç endüstrisinin yeni antibiyotikler geliştirme zorlukları.

Güncel Çalışmalar ve Keşifler:

  • Farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarının işbirliği.
  • Nanoteknoloji ve yapay zeka gibi yenilikçi yaklaşımlar.

Çözüm Arayışları:

  • Antibiyotik kullanımını optimize etme stratejileri.
  • Yeni antibiyotiklerin keşfi ve geliştirilmesi için teşvik politikaları.
  • Alternatif tedavi yöntemleri ve antibiyotik kullanımını azaltma çabaları.

Gelecek Perspektifleri:

  • Toplumun bilinçlendirilmesi ve eğitimi.
  • Küresel işbirliği ve politika oluşturma.
  • Antibiyotik direnci, günümüzde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak, bilimsel araştırmalar ve küresel işbirliği ile bu soruna çözüm bulmak mümkündür. Yeni tedavi stratejileri geliştirmek ve antibiyotik direncini kontrol altına almak için tüm paydaşların birlikte çalışması gerekmektedir.

Bu yazı toplumun genel bilgilendirilmesi için derlenen bir yazıdır. Bilimsel bir yazı değildir. ChatGpT’den yararlanılmıştır


Konu ile ilgili, yorumlarınızı bekliyorum

Türkiye’de vakıf üniversitelerin sorunları

Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin karşılaştığı bazı sorunlar özet halinde şunlardır;

  1. Mali Zorluklar: Vakıf üniversiteleri genellikle bağışlar, bağışlar ve öğrenci harçları gibi kaynaklara dayanır. Ancak bu kaynaklar istikrarlı olmayabilir ve mali sıkıntılara yol açabilir.
  2. Bağımsızlık ve Yönetişim: Bazı vakıf üniversiteleri, kurucularının etkisi altında olabilir ve bu durum, üniversitenin bağımsız kararlar almasını ve stratejik planlarını uygulamasını zorlaştırabilir.
  3. Öğrenci Kaynakları ve Burslar: Vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerine kıyasla daha yüksek öğrenim ücretlerine sahip olabilir. Bu durum, öğrenci kaynaklarını etkileyebilir ve maddi imkânları sınırlı olan öğrenciler için eğitime erişimi zorlaştırabilir.
  4. Akademik Kalite: Bazı vakıf üniversiteleri, akademik kalite konusunda devlet üniversiteleriyle rekabet etmekte zorlanabilir. Bu durum, öğrenci tercihlerini etkileyebilir.
  5. Altyapı ve Kaynaklar: Vakıf üniversiteleri, fiziksel altyapılarını güncellemek ve kaynaklarını genişletmek konusunda sık sık zorlanabilir. Bu durum, öğrencilere daha iyi bir öğrenim ortamı sağlamakta zorlanmalarına neden olabilir.
  6. Araştırma ve Geliştirme: Vakıf üniversiteleri, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini desteklemek için yeterli kaynağa sahip olmayabilir. Bu da akademik itibarı ve rekabet avantajı açısından bir zorluk yaratabilir.
  7. Mezun İstihdamı: Vakıf üniversiteleri, mezunlarını istihdam edilebilir kılmak ve endüstri ile işbirliği yapmak konusunda daha fazla çaba harcamak zorunda olabilir.

Bu sorunlar genel bir perspektif sunar ve her vakıf üniversitesinin karşılaştığı zorluklar özeldir. Bazı vakıf üniversiteleri bu sorunları aşmayı başarabilirken, diğerleri için bu sorunlar daha belirgin olabilir. Bu bağlamda, vakıf üniversitelerinin karşılaştığı sorunlara çözüm bulma ve gelişme sağlama süreci devam etmektedir.

Bu yazı toplumun genel bilgilendirilmesi için derlenen bir yazıdır. Bilimsel bir yazı değildir. ChatGpT’den yararlanılmıştır

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Reşit Özkanca Mikrobiyoloji

Covid Eris Varyantı nedir

Dünya Sağlık Örgütü, Covid’in yeni EG.5 (Eris) varyantına ilişkin yeni bir rapor yayımladı. Buna göre, daha önce “gözlem altındaki varyant” olan türün statüsü “izlenmesi gereken varyant” olarak değiştirildi ve “Eris”in yaygınlığında dünya genelinde istikrarlı bir artış olduğu kaydedildi.

Pandemi birçok kişi tarafından geçmişte kalan bir anı gibi görünse de koronavirüs, virüsün son mutasyona uğramış türleri nedeniyle artan yeni vakalarla yayılmaya devam ediyor.

Covid-19’un sene başında EG.5 adı ile tanımlanan yeni alt varyantı, Avrupa’da artış gösteriyor.

Vakalar küresel olarak artarken EG.5, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bu ay “izlenmesi gereken varyant” listesine alındı.

Yeni varyant EG.5 (Eris) nedir?

  • EG.5, Covid-19’un Omicron varyantının bir alt türü ve dünya çapında dolaşımda olan diğer varyantlarla yakından ilişkili. 
  • Virüsün mutasyona uğramış bir versiyonu olarak biliniyor.
  • Haziran ayı sonunda Covid-19 vakalarının yüzde 7,6’sını oluştururken, temmuz sonunda küresel olarak yaygınlığı yüzde 17,4’e yükseldi. 
  • DSÖ, geçen hafta EG.5 (Eris) varyantına ilişkin yeni bir rapor yayımladı.
  • Rapora göre, önceden “gözlem altındaki varyant” olan ve statüsü “izlenmesi gereken varyant” olarak değiştirilen Eris’in yaygınlığında istikrarlı bir artış olurken, 7 Ağustos itibarıyla 51 ülkeden 7 binin üzerinde numune paylaşıldı.
  • Mevcut kanıtlara dayanarak, Eris’in oluşturduğu halk sağlığı riski, diğer mevcut Covid-19 varyantlarının riskine benzer şekilde “küresel düzeyde düşük” olarak değerlendirildi.
  • Eris’in, özelliklerine bağlı olarak küresel olarak yayılabileceği ve vakalarda artışa neden olabileceği kaydedildi.
  • DSÖ’ye göre bu türün halk sağlığı riski, önceki dolaşımdaki varyantlara yakınlığı nedeniyle daha düşük.

EG.5’in (Eris) belirtileri neler ve diğer varyantlardan şiddetli mi?

Johns Hopkins Üniversitesi Moleküler Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü’nden profesör Andrew Pekosz, üniversitenin halk sağlığı okuluyla yaptığı röportajda EG.5’in semptomlarının diğer varyantlara benzer göründüğünü belirtti.

Covid-19 semptomları arasında ateş, öksürük ve yorgunluğun yanı sıra burun akıntısı, baş ağrısı ve kas ağrısı yer alıyor. 

Soğuk algınlığı, grip ya da zatürre gibi hissedilebilir.

DSÖ’nün Covid-19’a karşı mücadele ekibi lideri Maria Van Kerkhove, ay başında yaptığı açıklamada, “2021 sonundan beri dolaşımda olan diğer Omicron alt serilerine kıyasla EG.5’in şiddetinde bir değişiklik tespit etmiyoruz” dedi. 

Oxford Üniversitesi’nden Enfeksiyon ve Bağışıklık Profesörü Andrew Pollard, Euronews’e yaptığı açıklamada, Omicron ve alt varyantlarının virüsün önceki türlerine göre daha az şiddetli olduğuna dair bazı kanıtlar olduğunu kaydetti. 

Ancak bunun yorumlanmasının karmaşık olduğunu, zira nüfusun virüse karşı bağışıklığının yüksek olduğu ve insanların bağışıklığının da ciddi hastalıklara karşı savunma yapacağını söyledi.

Eris varyantı ne kadar dolaşımda?

EG.5 ilk etapta Çin, Japonya ve Güney Kore’deki dolaşımdan kaynaklanıyordu şimdilerde ise Kuzey Amerika ve Avrupa’da da artıyor.

Fransa Halk Sağlığı Kurumu, ülkede EG.5’in 17 Temmuz’da sekansların yüzde 26’sını temsil ettiğini, bir önceki hafta ise sekansların yüzde 15’ini oluşturduğunu ve bunun “küresel durumla tutarlı” olduğunu bildirdi.

İngiltere’de, özellikle EG.5.1 ülkedeki varyantlar için en hızlı büyüme oranına sahip ve vakaların yüzde 14’ünü temsil ediyor. 

İngiltere Sağlık Güvenliği Ajansına (UKHSA) göre, yeni varyant Eris, ülke genelindeki her 7 yeni vakadan birini oluşturuyor.

Eris, yüzde 39,4’le vakaların yaklaşık yarısını oluşturan Arcturus’tan sonra İngiltere’de en yaygın ikinci varyant olarak kayıtlara geçti.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinden (CDC) alınan verilere göre, ABD’de EG.5, vakaların yaklaşık yüzde 17’sine tekabül ediyor ve izlemede olan diğer Omicron türlerinden daha fazla.

DSÖ, varyantla ilgili risk değerlendirmesinde “EG.5 prevalansının (yaygınlık) arttığı bazı ülkelerdeki vakalarda ve hastaneye yatışlarda artış görülmüştür, ancak şu anda EG.5 ile doğrudan ilişkili hastalık şiddetinde bir artış olduğuna dair herhangi bir kanıt yok” ifadelerine yer verdi

Kaynak Euronews

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

SİYAH VE YEŞİL ÇAY İÇMENİN SAĞLIĞIMIZA FAYDALARI

Günlük bir fincan çay, hayatınızın ileri dönemlerinde daha sağlıklı olmanıza yardımcı olabilir. Ancak çay tiryakisi değilseniz, diyetinize ekleyebileceğiniz başkaca flavonoidler içeren besinler de vardır.

Bunlar, siyah ve yeşil çay, elma, fındık, narenciye, çilek ve daha fazlası gibi birçok yaygın yiyecek ve içecekte doğal olarak bulunan maddeler olan flavonoidlerdir. Uzun zamandır çaydada olan flavonoidlerin sağlık bakımından yararlı oldukları bilinmektedir. Edith Cowan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, çayın faydasının bizim için daha önce düşünülenden daha da faydalı olabileceği rapor edilmiştir.

Kalp Vakfı’nın desteklediği çalışma, 881 yaşlı kadın (ortalama yaş 80) üzerinde yapılmış ve bu kadınların, diyetlerinde yüksek düzeyde flavonoid tükettikleri takdirde, yaygın abdominal aortik kalsifikasyon (Damar sertliği, AAC) birikimine sahip olma olasılıklarının çok daha düşük olduğunu bulunmuştur.

Damarlarda kalsiyum birikmesi, kalpten karın organlarına ve alt uzuvlara oksijenli kan sağlayan vücuttaki en büyük arter olan abdominal aortun kalsifikasyonudur ve kalp krizi ve inme gibi kardiyovasküler risklerin bir göstergesidir. Ayrıca, aort damarlarındaki kireçlenmenin ileri yaştaki bunamaya da (Demans) veya Alzheimer) sebep olduğu bulunmuştur.

Edith Cowan Üniversitesi Beslenme ve Sağlıkta İnovasyon Araştırma Enstitüsü araştırmacısı ve çalışma grubu başkanı  Ben Parmenter raporunda , birçok besinin flavonoid kaynağı olmasına rağmen, bazı besinlerin, örneğin siyah veya yeşil çay’ın özellikle yüksek miktarlarda flavonoid içerdiğini ve bunun yanında diğer bazı ürünlerin de, örneğin yaban mersini, çilek, portakal, kırmızı şarap, elma, kuru üzüm/üzüm ve bitter çikolata’nın da zengin flavonoid içerdiğini rapor etmiştir.

Flavonoid ailesi

Flavan-3-ols ve flavonols gibi birçok farklı flavonoid türü vardır.  Yapılan bilşimsel çalışmada, daha yüksek oransa  flavonoid, flavan-3-ol ve flavonol verilen kişilerin  yoğun damar sertliğine sahip olma olasılığı yüzde 36-39 daha düşük bulunmuştur. Örneğin flavonoidlerin kaynağı olarak siyah çay ile ilgili yapılan çalışmada damar sertliği oranının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışma aynı zamanda çay içmeyen gruplarla karşılaştırıldı. Buna göre günde 2-6  bardak içen katılımcıların yüksek damar sertliğine  maruz kalma oranı yüzde 16-42 daha düşük çıkmıştır.  Bununla birlikte, bu çalışmada meyve suyu, kırmızı şarap ve çikolata gibi diğer bazı flavonoid besin kaynakları tüketilmesi,  siyah ve yeşil çay kadar damar sertliğini engeleyemediği tespit edilmiştir. Ama bunun anlamı çay dışındaki flavonoid içeren gıdaların damarlarda sertliğe ve kireçlenmeye faydası olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu araştırmacılar sadece çay değil, siyah çay dışındaki kaynaklardan elde edilen flavonoidlerin de damar sertliğine karşı koruyucu olabileceğini belirtmişlerdir. Bu nedenle çayı sevmeyen kişilerinde flavonoid içeren diğer gıdaları tüketmeleri halinde damar sertliği oluşumunu azaltabileceklerini ifade edilmektedir.

Daha önceki bilimsel çalışmalarda, (Arteriosclerosis, Tromboz ve Vascular Biology’de) yüksek flavonoid tüketiminin yaşlı kadınlardan oluşan bir deney grubunda  daha az yaygın abdominal aort kalsifikasyonuna sebep olduğu bilimsel olarak yayınlanmıştı.

kaynak: Edith Cowan Üniversitesi

Yayın  Referansı: Benjamin H. Parmenter, Catherine P. Bondonno, Kevin Murray, John T. Schousboe, Kevin Croft, Richard L. Prince, Jonathan M. Hodgson, Nicola P. Bondonno, Joshua R. Lewis. Daha Yüksek Alışkanlıklı Diyet Flavonoid Alımı, Yaşlı Kadınların Bir Kohortunda Daha Az Kapsamlı Abdominal Aort Kalsifikasyonu ile İlişkilendirir. Arteriyoskleroz, Tromboz ve Vasküler Biyoloji, 2022; 42 (12): 1482 DOI: 10.1161/ATVBAHA.122.318408

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Prof. Dr. Reşit Özkanca, arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun güvenirliği cihaz kalitesi ve kullanılan filtreler ile ilişkilidir.

samsun-prof-dr-ozkanca-her-aritma-cihazi-guve-4-6800117_osd Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun tam güvenilir olmadığını söyledi. Bazı arıtma cihazlarında kalitesiz filtre kullanılması nedeniyle bazı bakteriler çoğalabiliyor. Suda bulunan bu bakteri özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kanser, hepatit gibi hastalarda ikincil enfeksiyonlara neden olabilir.

Akuatik mikrobiyoloji alanında yaptığımız çalışmalar, damacana sular ve arıtma cihazları hakkında elde ettiğimiz bilgiler dikkat etmemiz gerektirdiğini göstermiştir. . Damacananın özellikle tüp kısmında ve pompasında mikroorganizmaların üreyebildiğini gördük.

Damacana gibi polimerik yapıya sahip olan kaplarda ve tüplerinde rahat tutunup çoğalabilirler. Son zamanlarda yapılan analizlerde damacanadaki sularda mikroorganizmaların çoğaldığı görüldü. Hijyenik şartların iyi olmaması, kötü yerlerde depolanması,ozonlama ve klorlamanın düzgün yapılmaması, ayrıca 50 derecelik su temizliği ile mikroorganizmalar ölmez bunun da yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bütün bu durumlar mikroorganizmaların üremesinde etken olur. Yapılan analizlere bakılınca insan sağlığını tehdit eden durumun olduğunu söyleyebiliriz.”

ARITMA CİHAZLARINDA DA PROBLEM VAR

“Arıtma cihazlarına karşı toplumda çok büyük bir güven söz konusu. Arıtma cihazlarının filtrelerinde özellikle ‘aktif kömür’ dediğimiz toksik kimyasalları zararlı maddeleri toplayan kısımda mikroorganizmalar tutunup orada çoğalıyor. Normal içme suyunda, klorlanmış suda mikroorganizma sayısı çok düşük olmasına rağmen, cihazdan sonra bakteri sayısının arttığını bizzat kendi çalışmalarımla da belirledim. Bazı arıtma cihazlarında daha ekonomik ve ucuz olması nedeniyle orijinal filtrenin yerine farklı filtreler kullanıldığı için, ki en son aşamada normalde antimikrobiyel etkili bir filtre oluyor ama ona rağmen bu filtrelerin içinde mikroorganizmanın çoğaldığını, pseudomonas aeruginosa bakterisinin oldukça fazla sayıda ürediğini tespit ettim. İnsanların bunu içmesi durumunda sağlık riski oluşturabilir. Su arıtma cihazlarında da insan sağlığı için tehlike büyük.”

HASTANE ENFEKSİYONUNA NEDEN OLAN BAKTERİ

Arıtma cihazlarında ve damacanalarda oluşan pseudomonas aeruginosa bakterisinin hastane enfeksiyonuna (Nozokomial) neden olan bir bakteri olup, bu bakteri sağlık riski olan, bağışıklık sistemi zayıflamış, kanser tedavisi gören, hormon tedavisi gören veya başka ağır tedaviler gören insanlarda fırsatçı patojen olarak, hastalık etkeni olarak çok ciddi problemlere neden olabilir. İkincil hastalıklar meydana gelir bu nedenle risklidir. Bunlar vücudun belli bölgelerinde tutunarak dirençli bakteri olarak insanlarda enfeksiyon hastalıkları oluşturabilir. Damacana ve arıtma cihazları kullanan vatandaşlarımıza önerim, sağlık riski olan insanların içme suyunu yine kaynatarak içmeleridir.

Son söz olarak işin çözümü, Halk Sağlığı Müdürlüklerinin damacanaların yanı sıra arıtma cihazlarıyla ilgili de analiz ve araştırma yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

Prof.Dr.Reşit Özkanca

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Dünya genelinde kalite sıralamaları yapan kuruluşlara göre Türk Üniversiteleri son 5-6 yıldır düşüşte

İşte bu kuruluşlar ve nasıl sıralama yaptıkları:

  • Academic Ranking of World Universities (ARWU) …
  • Quacquarelli Symonds (QS) …
  • Times Higher Education (THE) …
  • Webometrics. …
  • Heeact (NTU) …
  • Leiden. …
  • Scimago. …
  • 8.University Ranking by Academic Performance (URAP)
  • Bu kuruluşların sayfalarına girildiğinde yıl yıl değişimi görebilirsiniz. Spesifik alanlar hariç genel sıralamalar olumlu görünmüyor. Bu üniversite sıralama kuruluşlarının her birinde ayrı ayrı yıllara göre değişimine bakarsanız meselenin ciddiyetini anlayabilirsiniz. Maalesef üniversite sıralamalarında İran’nın bile arkasındayız. Aslında değerlendirme kuruluşları kriterlerini yıllık değil 5 yıllık bazen 10 yıllık süreler içerinde topladıkları verilerle ölçmektedir. Bunun anlamı böyle giderse önümüzdeki yıllarda daha fazla düşüş görebiliriz. En iyi üniversitelerimizden bazılarının bile 2021 yılı sıralamalarında ilk 1000’e giremediklerini görüyoruz. Bazıları 1000+ konumuna düştü. Acilen tedbir alınması gerekiyor, aksi taktirde üniversitelerin toparlanması ve kaliteyi sağlaması yıllar sürebilir. Yerleşik değerleri ve üniversitelerin geleneklerine saygı göstermek ve üniversite özerkliği mutlaka sağlanarak kalite standartları yükseltilmelidir.
  • Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Maymun Çiçeği virüsü, Poxviridae ailesindeki Orthopoxvirus cinsine ait, çift iplikçikli bir DNA, hayvan virüsü ve bir türüdür. Variola, sığır çiçeği ve vaksinya virüslerini içeren insan ortopoks virüslerinden biridir. Çoğunlukla orta ve batı Afrika’da görülen ve deride kabarcık, kaşıntı, kızarıklık, gibi belirtilerin yanında yüksek ateş, lenf nodüllerinin şişmesi, üşüme gibi belirtiler gösteren ve ölüme sebebiyet verebilen maymun çiçeği hastalığı hızla yayılıyor.

images?q=tbn:ANd9GcSB_R4S1tBT--kvPhqGPO_7mpFuFQnAEXPBfQ&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
images?q=tbn:ANd9GcSWF-1vkirTHAYVuzZJ35eihPgHO5YIwk2Apw&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Çiçek hastalığına neden olan variola virüsünün doğrudan atası veya doğrudan soyundan değildir. Dünya Sağlık Örgütü, BBC News’e yaptığı açıklamalarda, Maymun çiçeği virüsü vakalarının artacağı uyarısı artacağını rapor etti. WHO, vakaların görüldüğü ülkelerle işbirliği içinde virüs tespit çalışmalarını artırmayı ve salgın yönetimi konusunda yardımcı olmayı hedeflediklerini duyurdu. Örgüt semptomların 2-4 hafta arası sürdüğünü, ölüm oranının ise yüzde 3-6 arasında olduğunu aktardı. WHO Avrupa Direktörü Hans Kluge de “Yaz mevsimi yaklaşırken büyük buluşmalar, festivaller ve partiler nedeniyle yayılımın hızlanmasından endişe ediyorum” ifadelerini kullandı. WHO internet sitesinden maymun çiçeğine dair en fazla sorulan soruları ve yanıtlarını da paylaştı. Virüs ABD’de, yakın zamanda Kanada’ya seyahat etmiş bir erkekte tespit edilmişti. Avrupa’da ilk maymun çiçeği vakasının tespit edildiği İngiltere’de ise şu ana dek 9 vaka bildirildi.

Maymun çiçeği, nadir görülen bir virüs. Çiçek hastalığına benzer bir hastalığa neden oluyor. Ancak maymun çiçeği görülen kişilerde hastalık daha hafif geçiyor ve uzmanlar bu durumda bulaşma olasılığının daha düşük olduğunu söylüyor. Virüs genellikle tropik yağmur ormanlarının yakınındaki Batı Afrika ülkelerinde görülüyor. Virüsün, Batı Afrika ve Orta Afrika olmak üzere iki ana türü var.

İngiltere’de hastalığın bulaştığı iki kişi Nijerya’ya seyahat etmişti. Bu nedenle daha hafif geçen Batı Afrika virüsünü kapmış olmaları muhtemel ancak durumları henüz doğrulanmadı. Bildirilen üçüncü vaka, virüsün hastalardan bulaştığı bir sağlık çalışanıydı. Diğer dört vakanın üçü başkent Londra’da ve biri İngiltere’nin kuzeydoğusunda görüldü. Bunların birbirleriyle bilinen herhangi bir bağlantısı yok. Bu kişilerin yurt dışına seyahat etmedikleri için virüsü İngiltere’de kaptıkları düşünülüyor.

Semptomları neler?

Virüsün ilk belirtileri ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı, kas ağrısı ve halsizlik. Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayan ve daha sonra vücudun diğer bölgelerine, çoğunlukla avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor. Çok kaşıntılı olabilen döküntü değişip bir kabuk oluşturuyor ve farklı aşamalardan geçtikten sonra düşüyor. Yaraları iz bırakabiliyor. Virüs genellikle kendiliğinden geçiyor ve hastalık 14 ila 21 gün sürebiliyor.

Nasıl bulaşıyor?

Virüs, maymun çiçeğine yakalanmış başka bir kişiyle yakın temas halinde yayılabiliyor. Virüs vücuda deri sıyrıkları, solunum yolu, gözler, burun veya ağız yoluyla girebiliyor. Cinsel ilişki sırasında doğrudan temas yoluyla da bulaşabiliyor. Virüs ayrıca bulaştığı maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi hayvanlar ya da yatak takımı ve giysi gibi nesnelere temas yoluyla yayılabiliyor.

_124811589_4084803b-5c48-46c5-8a9b-f361c2e8f489 Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
Fotoğraf altı yazısı,Maymun çiçeği virüsü

Ne kadar tehlikeli?

Virüse yakalananlarda vakaların çoğu hafif geçiyor. Virüs bazen su çiçeğini andırıyor ve birkaç hafta içinde kendi kendine yok oluyor. Ancak bazen daha şiddetli olabiliyor. Daha önce Batı Afrika’da ölümlere neden olduğu bildirilmişti.

Salgınlar ne kadar yaygın?

Virüse ilk kez bir maymunda rastlandı. 1970’ten bu yana 10 Afrika ülkesinde salgınlar görüldü. Afrika dışındaki ilk vakalar 2003 yılında ABD’de görülen salgınla kaydedildi. Hastalık, insanlara çayır köpeklerinden geçmişti. Köpeklereyse ülkeye ithal edilen küçük memelilerle taşınmıştı. Toplam 81 vaka bildirildi ancak bu vakaların hiçbiri ölümle sonuçlanmadı.

Tedavisi var mı?

Maymun çiçeğinin tedavisi yok ancak salgınlar virüsün yayılmasının önüne geçilerek kontrol edilebiliyor. Çiçek hastalığına karşı aşılamanın maymun çiçeği hastalığını önlemede yüzde 85 etkili olduğu kanıtlanmıştı. Aşı hala bazen kullanılabiliyor.

Salgın olasılığı var mı?

İngiltere’de halk sağlığı uzmanlarına göre ulusal bir salgın riski oldukça düşük. Nottingham Üniversitesi’nden Moleküler Viroloji Profesörü Profesör Jonathan Ball, “Maymun çiçeği bulaşan bir kişiyle temasta bulunan 50 kişiden sadece birinin hastalığa yakalanması virüsün bulaşıcılığının ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor” diyor ve ekliyor: “Ülke çapında bir salgının eşiğinde olduğumuzu düşünmek yanlış olur.”

İngiltere Halk Sağlığı Ulusal Enfeksiyon Servisi (PHE) Direktör Yardımcısı Doktor Nick Phin de maymun çiçeğinin insanlar arasında kolaylıkla yayılmadığını, bu nedenle salgın riskinin çok düşük olduğunu belirtiyor.PHE, hastalarla yakın temasta bulunanları takip ediyor.

Yazının bir kısmı BBC NEW’ den alınmıştır.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

İstanbul Mecidiyeköy Çevre Hastanesi Genel Koordinatörü

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Reşit özkanca web Koronavirüs aşısı kısırlık yapar mı? Prof.Dr.Mehmet Ceyhan

Covid-19 aşılarına ilişkin bazı söylemlerin bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildiren Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönündeki iddialara cevap verdi ve merak edilenleri yanıtladı.

05 Haziran 2021 Cumartesi, 14:08

Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı aşılama süreci hızla devam ediyor. Bu süreç, Covid-19 aşılarıyla ilgili pek çok soru ve cevabın kamuoyunda tartışılmasına neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ceyhan, aşıların uzun vadede çeşitli yan etkileri olabileceği yönündeki iddiaları ve Covid-19 aşılarıyla ilgili merak edilenleri,  değerlendirdi.

Geliştirilen tüm aşıların, uygulanan bölgede kızarıklık, sertleşme, şişme, vücutta ateş reaksiyonu, kırgınlık, kas ağrısı gibi en fazla 2-3 gün sürecek yan etkilerinin gözlemlenebildiğini aktaran Ceyhan, bunun dışında uzun süreli yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını, çok küçük bir ihtimal dahi olsa bu durumda aşının insanlara uygulanamayacağını söyledi.

“BU YAN ETKİLER ASLA KABUL EDİLEMEZ”

Ceyhan, ilaçlardaki yan etkilerin belli ölçüde kabul edilebilir olduğunu ancak aşılarda, ilaçlardan farklı bir yaklaşımın benimsendiğini belirterek, şöyle konuştu:

“İlacı hastaya veriyorsunuz. Yani kişi zaten hasta ve o hastalıktan belli oranda zarar görecek. Dolayısıyla ilacın bazı zararlarını göze alıp, kişinin hastalığından daha az zararlıysa hastaya verebiliyorsunuz ancak aşıyı sağlıklı insanlara yapıyorsunuz. Hastalığı olmayan birini hasta edebilecek ufak bir yan etki ya da ölüme, kansere veya kısırlığa yol açabilecek bir yan etki aşılarda asla kabul edilemez. En küçük bir ihtimal dahi olsa bu aşının geliştirilip insanlara uygulanması mümkün değil.”

Tüm ülkelerin aşıların uygulanmasına karar veren danışma kurulları olduğunu ve aşıların bu kurullardan geçerek, çeşitli değerlendirmeler sonucunda vatandaşlara uygulandığını anlatan Ceyhan, “Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığında çok ciddi bir yan etki izleme sistemi vardır. Bunda en ufak bir yan etki gözlemlense bildirilir, değerlendirilir, onu takip eden bir de bilimsel kurul vardır. O kurul da aşıyla ilgili olabilecek yan etkiler neyse onu takip eder. Yani bu dinamik bir süreçtir.” dedi.

“DNA’YI DEĞİŞTİRME ŞANSI YOK”

Prof. Dr. Ceyhan, mRNA aşılarının uzun süreli yan etkileri olabileceği ve “DNA’yı değiştirebileceği” yönünde bazı iddiaların gündeme geldiğini ancak bunun mümkün olmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Bu RNA çekirdeğin dışına çıkıyor. Sonra, şu anda aşıda kullanılan mRNA’ya dönüyor ve hücrenin içerisindeki protein sentez bölgesini uyarıyor. Daha sonra onun yapısına uygun şekilde protein sentezleniyor. Bu yeni bir teknoloji değil, yıllardan beri uygulanıyor. Zaten o yüzden aşı bu kadar kısa şekilde geliştirildi. Bu RNA, vücutta en fazla 3 gün kalabiliyor, daha sonra vücuttan atılıyor. Hatta bu yüzden kansere karşı geliştirilen aşıda başarılı olunamadı, vücutta çok kısa süre kalabildiği için o süre, o proteini geliştirmek için yetmedi. Şimdi burada bir virüs, enfeksiyon söz konusu olduğu için burada uygulanabiliyor. Ayrıca hücrenin içine girmediği için gidip DNA’yı değiştirme şansı yok. Yani uzun süreli yan etkisi olacağı yönündeki iddialar tamamen bilimsel dayanaktan uzak.”

BİLİMSEL DAYANAKTAN YOKSUN

SinoVac’ın ise ölü bir aşı olduğuna işaret eden Ceyhan, bu nedenle kısa süreli yan etkilerinin daha az gözlemlenebildiğini ve etkisinin de daha düşük olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönünde de bazı iddialar dolaştığına yine bunun da bilimsel dayanaktan tamamen yoksun olduğuna dikkati çekerek, “Bir kişiyi aşıyla kısır yapabilseydiniz, çok yoğun doğum kontrolü uygulamak isteyen ülkeler var. Bu ülkeler, çocukluk dönemi aşılarına bunu verirdi ve çok rahat nüfus kontrolü sağlardı. Böyle bir şey hiçbir aşıda mümkün değil, o kadar kolay da değil.” diye konuştu.

VAKA SAYILARIMIZ HALA YÜKSEK

Aşı olmakta kararsız kalan kişilere aşı olmalarını tavsiye eden Ceyhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Vaka sayılarımız hala yüksek. Herkesin kendisini koruması lazım. Bir de yüzde 70-75 aşılamaya ulaşırsak salgın bitecek zaten. BioNTech biraz daha bağışıklığı artırıyor deniliyor ama çok da uzun süre korunmamız gerekmeyebilir. Yani üçüncü dozdan falan bahsediliyor ama onun gerekip gerekmediği daha belli değil. Bunu, birkaç ay sonra daha rahat konuşuruz. Onun için herkes hangi aşıyı buluyorsa bir an önce onu olsun.”

Sayın hocamın fikirlerine %100 katılıyorum. Aşı olma konusunda tereddüte yer yok.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA