Antibiyotik Direnç Gelişimi Çalışmalarında Takip edilmesi Gereken Yollar

Prof.Dr.Reşit Özkanca


Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılan önemli ilaçlardır. Ancak, antibiyotik direnci giderek küresel bir sağlık sorunu haline gelmektedir.

Antibiyotik Direnci Nedir?

  • Antibiyotik direncinin tanımı ve temel prensipleri.
  • Direnç gelişiminde genetik faktörlerin rolü.

Antibiyotik Direncinin Nedenleri:

  • İnsanlar arasında aşırı antibiyotik kullanımının etkileri.
  • Hayvancılık sektöründeki antibiyotik kullanımının dirence etkisi.
  • Antibiyotik kirleticilerin çevresel etkileri.

Küresel Etkiler ve Tehlikeler:

  • Antibiyotik direncinin yayılması ve küresel sağlık sistemine olan tehdidi.
  • İlaç endüstrisinin yeni antibiyotikler geliştirme zorlukları.

Güncel Çalışmalar ve Keşifler:

  • Farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarının işbirliği.
  • Nanoteknoloji ve yapay zeka gibi yenilikçi yaklaşımlar.

Çözüm Arayışları:

  • Antibiyotik kullanımını optimize etme stratejileri.
  • Yeni antibiyotiklerin keşfi ve geliştirilmesi için teşvik politikaları.
  • Alternatif tedavi yöntemleri ve antibiyotik kullanımını azaltma çabaları.

Gelecek Perspektifleri:

  • Toplumun bilinçlendirilmesi ve eğitimi.
  • Küresel işbirliği ve politika oluşturma.
  • Antibiyotik direnci, günümüzde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Ancak, bilimsel araştırmalar ve küresel işbirliği ile bu soruna çözüm bulmak mümkündür. Yeni tedavi stratejileri geliştirmek ve antibiyotik direncini kontrol altına almak için tüm paydaşların birlikte çalışması gerekmektedir.

Bu yazı toplumun genel bilgilendirilmesi için derlenen bir yazıdır. Bilimsel bir yazı değildir. ChatGpT’den yararlanılmıştır


Konu ile ilgili, yorumlarınızı bekliyorum

Reşit Özkanca Mikrobiyoloji

Covid Eris Varyantı nedir

Dünya Sağlık Örgütü, Covid’in yeni EG.5 (Eris) varyantına ilişkin yeni bir rapor yayımladı. Buna göre, daha önce “gözlem altındaki varyant” olan türün statüsü “izlenmesi gereken varyant” olarak değiştirildi ve “Eris”in yaygınlığında dünya genelinde istikrarlı bir artış olduğu kaydedildi.

Pandemi birçok kişi tarafından geçmişte kalan bir anı gibi görünse de koronavirüs, virüsün son mutasyona uğramış türleri nedeniyle artan yeni vakalarla yayılmaya devam ediyor.

Covid-19’un sene başında EG.5 adı ile tanımlanan yeni alt varyantı, Avrupa’da artış gösteriyor.

Vakalar küresel olarak artarken EG.5, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bu ay “izlenmesi gereken varyant” listesine alındı.

Yeni varyant EG.5 (Eris) nedir?

  • EG.5, Covid-19’un Omicron varyantının bir alt türü ve dünya çapında dolaşımda olan diğer varyantlarla yakından ilişkili. 
  • Virüsün mutasyona uğramış bir versiyonu olarak biliniyor.
  • Haziran ayı sonunda Covid-19 vakalarının yüzde 7,6’sını oluştururken, temmuz sonunda küresel olarak yaygınlığı yüzde 17,4’e yükseldi. 
  • DSÖ, geçen hafta EG.5 (Eris) varyantına ilişkin yeni bir rapor yayımladı.
  • Rapora göre, önceden “gözlem altındaki varyant” olan ve statüsü “izlenmesi gereken varyant” olarak değiştirilen Eris’in yaygınlığında istikrarlı bir artış olurken, 7 Ağustos itibarıyla 51 ülkeden 7 binin üzerinde numune paylaşıldı.
  • Mevcut kanıtlara dayanarak, Eris’in oluşturduğu halk sağlığı riski, diğer mevcut Covid-19 varyantlarının riskine benzer şekilde “küresel düzeyde düşük” olarak değerlendirildi.
  • Eris’in, özelliklerine bağlı olarak küresel olarak yayılabileceği ve vakalarda artışa neden olabileceği kaydedildi.
  • DSÖ’ye göre bu türün halk sağlığı riski, önceki dolaşımdaki varyantlara yakınlığı nedeniyle daha düşük.

EG.5’in (Eris) belirtileri neler ve diğer varyantlardan şiddetli mi?

Johns Hopkins Üniversitesi Moleküler Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü’nden profesör Andrew Pekosz, üniversitenin halk sağlığı okuluyla yaptığı röportajda EG.5’in semptomlarının diğer varyantlara benzer göründüğünü belirtti.

Covid-19 semptomları arasında ateş, öksürük ve yorgunluğun yanı sıra burun akıntısı, baş ağrısı ve kas ağrısı yer alıyor. 

Soğuk algınlığı, grip ya da zatürre gibi hissedilebilir.

DSÖ’nün Covid-19’a karşı mücadele ekibi lideri Maria Van Kerkhove, ay başında yaptığı açıklamada, “2021 sonundan beri dolaşımda olan diğer Omicron alt serilerine kıyasla EG.5’in şiddetinde bir değişiklik tespit etmiyoruz” dedi. 

Oxford Üniversitesi’nden Enfeksiyon ve Bağışıklık Profesörü Andrew Pollard, Euronews’e yaptığı açıklamada, Omicron ve alt varyantlarının virüsün önceki türlerine göre daha az şiddetli olduğuna dair bazı kanıtlar olduğunu kaydetti. 

Ancak bunun yorumlanmasının karmaşık olduğunu, zira nüfusun virüse karşı bağışıklığının yüksek olduğu ve insanların bağışıklığının da ciddi hastalıklara karşı savunma yapacağını söyledi.

Eris varyantı ne kadar dolaşımda?

EG.5 ilk etapta Çin, Japonya ve Güney Kore’deki dolaşımdan kaynaklanıyordu şimdilerde ise Kuzey Amerika ve Avrupa’da da artıyor.

Fransa Halk Sağlığı Kurumu, ülkede EG.5’in 17 Temmuz’da sekansların yüzde 26’sını temsil ettiğini, bir önceki hafta ise sekansların yüzde 15’ini oluşturduğunu ve bunun “küresel durumla tutarlı” olduğunu bildirdi.

İngiltere’de, özellikle EG.5.1 ülkedeki varyantlar için en hızlı büyüme oranına sahip ve vakaların yüzde 14’ünü temsil ediyor. 

İngiltere Sağlık Güvenliği Ajansına (UKHSA) göre, yeni varyant Eris, ülke genelindeki her 7 yeni vakadan birini oluşturuyor.

Eris, yüzde 39,4’le vakaların yaklaşık yarısını oluşturan Arcturus’tan sonra İngiltere’de en yaygın ikinci varyant olarak kayıtlara geçti.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinden (CDC) alınan verilere göre, ABD’de EG.5, vakaların yaklaşık yüzde 17’sine tekabül ediyor ve izlemede olan diğer Omicron türlerinden daha fazla.

DSÖ, varyantla ilgili risk değerlendirmesinde “EG.5 prevalansının (yaygınlık) arttığı bazı ülkelerdeki vakalarda ve hastaneye yatışlarda artış görülmüştür, ancak şu anda EG.5 ile doğrudan ilişkili hastalık şiddetinde bir artış olduğuna dair herhangi bir kanıt yok” ifadelerine yer verdi

Kaynak Euronews

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Prof. Dr. Reşit Özkanca, arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun güvenirliği cihaz kalitesi ve kullanılan filtreler ile ilişkilidir.

samsun-prof-dr-ozkanca-her-aritma-cihazi-guve-4-6800117_osd Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun tam güvenilir olmadığını söyledi. Bazı arıtma cihazlarında kalitesiz filtre kullanılması nedeniyle bazı bakteriler çoğalabiliyor. Suda bulunan bu bakteri özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kanser, hepatit gibi hastalarda ikincil enfeksiyonlara neden olabilir.

Akuatik mikrobiyoloji alanında yaptığımız çalışmalar, damacana sular ve arıtma cihazları hakkında elde ettiğimiz bilgiler dikkat etmemiz gerektirdiğini göstermiştir. . Damacananın özellikle tüp kısmında ve pompasında mikroorganizmaların üreyebildiğini gördük.

Damacana gibi polimerik yapıya sahip olan kaplarda ve tüplerinde rahat tutunup çoğalabilirler. Son zamanlarda yapılan analizlerde damacanadaki sularda mikroorganizmaların çoğaldığı görüldü. Hijyenik şartların iyi olmaması, kötü yerlerde depolanması,ozonlama ve klorlamanın düzgün yapılmaması, ayrıca 50 derecelik su temizliği ile mikroorganizmalar ölmez bunun da yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bütün bu durumlar mikroorganizmaların üremesinde etken olur. Yapılan analizlere bakılınca insan sağlığını tehdit eden durumun olduğunu söyleyebiliriz.”

ARITMA CİHAZLARINDA DA PROBLEM VAR

“Arıtma cihazlarına karşı toplumda çok büyük bir güven söz konusu. Arıtma cihazlarının filtrelerinde özellikle ‘aktif kömür’ dediğimiz toksik kimyasalları zararlı maddeleri toplayan kısımda mikroorganizmalar tutunup orada çoğalıyor. Normal içme suyunda, klorlanmış suda mikroorganizma sayısı çok düşük olmasına rağmen, cihazdan sonra bakteri sayısının arttığını bizzat kendi çalışmalarımla da belirledim. Bazı arıtma cihazlarında daha ekonomik ve ucuz olması nedeniyle orijinal filtrenin yerine farklı filtreler kullanıldığı için, ki en son aşamada normalde antimikrobiyel etkili bir filtre oluyor ama ona rağmen bu filtrelerin içinde mikroorganizmanın çoğaldığını, pseudomonas aeruginosa bakterisinin oldukça fazla sayıda ürediğini tespit ettim. İnsanların bunu içmesi durumunda sağlık riski oluşturabilir. Su arıtma cihazlarında da insan sağlığı için tehlike büyük.”

HASTANE ENFEKSİYONUNA NEDEN OLAN BAKTERİ

Arıtma cihazlarında ve damacanalarda oluşan pseudomonas aeruginosa bakterisinin hastane enfeksiyonuna (Nozokomial) neden olan bir bakteri olup, bu bakteri sağlık riski olan, bağışıklık sistemi zayıflamış, kanser tedavisi gören, hormon tedavisi gören veya başka ağır tedaviler gören insanlarda fırsatçı patojen olarak, hastalık etkeni olarak çok ciddi problemlere neden olabilir. İkincil hastalıklar meydana gelir bu nedenle risklidir. Bunlar vücudun belli bölgelerinde tutunarak dirençli bakteri olarak insanlarda enfeksiyon hastalıkları oluşturabilir. Damacana ve arıtma cihazları kullanan vatandaşlarımıza önerim, sağlık riski olan insanların içme suyunu yine kaynatarak içmeleridir.

Son söz olarak işin çözümü, Halk Sağlığı Müdürlüklerinin damacanaların yanı sıra arıtma cihazlarıyla ilgili de analiz ve araştırma yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

Prof.Dr.Reşit Özkanca

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Maymun Çiçeği virüsü, Poxviridae ailesindeki Orthopoxvirus cinsine ait, çift iplikçikli bir DNA, hayvan virüsü ve bir türüdür. Variola, sığır çiçeği ve vaksinya virüslerini içeren insan ortopoks virüslerinden biridir. Çoğunlukla orta ve batı Afrika’da görülen ve deride kabarcık, kaşıntı, kızarıklık, gibi belirtilerin yanında yüksek ateş, lenf nodüllerinin şişmesi, üşüme gibi belirtiler gösteren ve ölüme sebebiyet verebilen maymun çiçeği hastalığı hızla yayılıyor.

images?q=tbn:ANd9GcSB_R4S1tBT--kvPhqGPO_7mpFuFQnAEXPBfQ&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
images?q=tbn:ANd9GcSWF-1vkirTHAYVuzZJ35eihPgHO5YIwk2Apw&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Çiçek hastalığına neden olan variola virüsünün doğrudan atası veya doğrudan soyundan değildir. Dünya Sağlık Örgütü, BBC News’e yaptığı açıklamalarda, Maymun çiçeği virüsü vakalarının artacağı uyarısı artacağını rapor etti. WHO, vakaların görüldüğü ülkelerle işbirliği içinde virüs tespit çalışmalarını artırmayı ve salgın yönetimi konusunda yardımcı olmayı hedeflediklerini duyurdu. Örgüt semptomların 2-4 hafta arası sürdüğünü, ölüm oranının ise yüzde 3-6 arasında olduğunu aktardı. WHO Avrupa Direktörü Hans Kluge de “Yaz mevsimi yaklaşırken büyük buluşmalar, festivaller ve partiler nedeniyle yayılımın hızlanmasından endişe ediyorum” ifadelerini kullandı. WHO internet sitesinden maymun çiçeğine dair en fazla sorulan soruları ve yanıtlarını da paylaştı. Virüs ABD’de, yakın zamanda Kanada’ya seyahat etmiş bir erkekte tespit edilmişti. Avrupa’da ilk maymun çiçeği vakasının tespit edildiği İngiltere’de ise şu ana dek 9 vaka bildirildi.

Maymun çiçeği, nadir görülen bir virüs. Çiçek hastalığına benzer bir hastalığa neden oluyor. Ancak maymun çiçeği görülen kişilerde hastalık daha hafif geçiyor ve uzmanlar bu durumda bulaşma olasılığının daha düşük olduğunu söylüyor. Virüs genellikle tropik yağmur ormanlarının yakınındaki Batı Afrika ülkelerinde görülüyor. Virüsün, Batı Afrika ve Orta Afrika olmak üzere iki ana türü var.

İngiltere’de hastalığın bulaştığı iki kişi Nijerya’ya seyahat etmişti. Bu nedenle daha hafif geçen Batı Afrika virüsünü kapmış olmaları muhtemel ancak durumları henüz doğrulanmadı. Bildirilen üçüncü vaka, virüsün hastalardan bulaştığı bir sağlık çalışanıydı. Diğer dört vakanın üçü başkent Londra’da ve biri İngiltere’nin kuzeydoğusunda görüldü. Bunların birbirleriyle bilinen herhangi bir bağlantısı yok. Bu kişilerin yurt dışına seyahat etmedikleri için virüsü İngiltere’de kaptıkları düşünülüyor.

Semptomları neler?

Virüsün ilk belirtileri ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı, kas ağrısı ve halsizlik. Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayan ve daha sonra vücudun diğer bölgelerine, çoğunlukla avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor. Çok kaşıntılı olabilen döküntü değişip bir kabuk oluşturuyor ve farklı aşamalardan geçtikten sonra düşüyor. Yaraları iz bırakabiliyor. Virüs genellikle kendiliğinden geçiyor ve hastalık 14 ila 21 gün sürebiliyor.

Nasıl bulaşıyor?

Virüs, maymun çiçeğine yakalanmış başka bir kişiyle yakın temas halinde yayılabiliyor. Virüs vücuda deri sıyrıkları, solunum yolu, gözler, burun veya ağız yoluyla girebiliyor. Cinsel ilişki sırasında doğrudan temas yoluyla da bulaşabiliyor. Virüs ayrıca bulaştığı maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi hayvanlar ya da yatak takımı ve giysi gibi nesnelere temas yoluyla yayılabiliyor.

_124811589_4084803b-5c48-46c5-8a9b-f361c2e8f489 Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
Fotoğraf altı yazısı,Maymun çiçeği virüsü

Ne kadar tehlikeli?

Virüse yakalananlarda vakaların çoğu hafif geçiyor. Virüs bazen su çiçeğini andırıyor ve birkaç hafta içinde kendi kendine yok oluyor. Ancak bazen daha şiddetli olabiliyor. Daha önce Batı Afrika’da ölümlere neden olduğu bildirilmişti.

Salgınlar ne kadar yaygın?

Virüse ilk kez bir maymunda rastlandı. 1970’ten bu yana 10 Afrika ülkesinde salgınlar görüldü. Afrika dışındaki ilk vakalar 2003 yılında ABD’de görülen salgınla kaydedildi. Hastalık, insanlara çayır köpeklerinden geçmişti. Köpeklereyse ülkeye ithal edilen küçük memelilerle taşınmıştı. Toplam 81 vaka bildirildi ancak bu vakaların hiçbiri ölümle sonuçlanmadı.

Tedavisi var mı?

Maymun çiçeğinin tedavisi yok ancak salgınlar virüsün yayılmasının önüne geçilerek kontrol edilebiliyor. Çiçek hastalığına karşı aşılamanın maymun çiçeği hastalığını önlemede yüzde 85 etkili olduğu kanıtlanmıştı. Aşı hala bazen kullanılabiliyor.

Salgın olasılığı var mı?

İngiltere’de halk sağlığı uzmanlarına göre ulusal bir salgın riski oldukça düşük. Nottingham Üniversitesi’nden Moleküler Viroloji Profesörü Profesör Jonathan Ball, “Maymun çiçeği bulaşan bir kişiyle temasta bulunan 50 kişiden sadece birinin hastalığa yakalanması virüsün bulaşıcılığının ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor” diyor ve ekliyor: “Ülke çapında bir salgının eşiğinde olduğumuzu düşünmek yanlış olur.”

İngiltere Halk Sağlığı Ulusal Enfeksiyon Servisi (PHE) Direktör Yardımcısı Doktor Nick Phin de maymun çiçeğinin insanlar arasında kolaylıkla yayılmadığını, bu nedenle salgın riskinin çok düşük olduğunu belirtiyor.PHE, hastalarla yakın temasta bulunanları takip ediyor.

Yazının bir kısmı BBC NEW’ den alınmıştır.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

İstanbul Mecidiyeköy Çevre Hastanesi Genel Koordinatörü

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Reşit özkanca web Koronavirüs aşısı kısırlık yapar mı? Prof.Dr.Mehmet Ceyhan

Covid-19 aşılarına ilişkin bazı söylemlerin bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildiren Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönündeki iddialara cevap verdi ve merak edilenleri yanıtladı.

05 Haziran 2021 Cumartesi, 14:08

Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı aşılama süreci hızla devam ediyor. Bu süreç, Covid-19 aşılarıyla ilgili pek çok soru ve cevabın kamuoyunda tartışılmasına neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ceyhan, aşıların uzun vadede çeşitli yan etkileri olabileceği yönündeki iddiaları ve Covid-19 aşılarıyla ilgili merak edilenleri,  değerlendirdi.

Geliştirilen tüm aşıların, uygulanan bölgede kızarıklık, sertleşme, şişme, vücutta ateş reaksiyonu, kırgınlık, kas ağrısı gibi en fazla 2-3 gün sürecek yan etkilerinin gözlemlenebildiğini aktaran Ceyhan, bunun dışında uzun süreli yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını, çok küçük bir ihtimal dahi olsa bu durumda aşının insanlara uygulanamayacağını söyledi.

“BU YAN ETKİLER ASLA KABUL EDİLEMEZ”

Ceyhan, ilaçlardaki yan etkilerin belli ölçüde kabul edilebilir olduğunu ancak aşılarda, ilaçlardan farklı bir yaklaşımın benimsendiğini belirterek, şöyle konuştu:

“İlacı hastaya veriyorsunuz. Yani kişi zaten hasta ve o hastalıktan belli oranda zarar görecek. Dolayısıyla ilacın bazı zararlarını göze alıp, kişinin hastalığından daha az zararlıysa hastaya verebiliyorsunuz ancak aşıyı sağlıklı insanlara yapıyorsunuz. Hastalığı olmayan birini hasta edebilecek ufak bir yan etki ya da ölüme, kansere veya kısırlığa yol açabilecek bir yan etki aşılarda asla kabul edilemez. En küçük bir ihtimal dahi olsa bu aşının geliştirilip insanlara uygulanması mümkün değil.”

Tüm ülkelerin aşıların uygulanmasına karar veren danışma kurulları olduğunu ve aşıların bu kurullardan geçerek, çeşitli değerlendirmeler sonucunda vatandaşlara uygulandığını anlatan Ceyhan, “Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığında çok ciddi bir yan etki izleme sistemi vardır. Bunda en ufak bir yan etki gözlemlense bildirilir, değerlendirilir, onu takip eden bir de bilimsel kurul vardır. O kurul da aşıyla ilgili olabilecek yan etkiler neyse onu takip eder. Yani bu dinamik bir süreçtir.” dedi.

“DNA’YI DEĞİŞTİRME ŞANSI YOK”

Prof. Dr. Ceyhan, mRNA aşılarının uzun süreli yan etkileri olabileceği ve “DNA’yı değiştirebileceği” yönünde bazı iddiaların gündeme geldiğini ancak bunun mümkün olmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Bu RNA çekirdeğin dışına çıkıyor. Sonra, şu anda aşıda kullanılan mRNA’ya dönüyor ve hücrenin içerisindeki protein sentez bölgesini uyarıyor. Daha sonra onun yapısına uygun şekilde protein sentezleniyor. Bu yeni bir teknoloji değil, yıllardan beri uygulanıyor. Zaten o yüzden aşı bu kadar kısa şekilde geliştirildi. Bu RNA, vücutta en fazla 3 gün kalabiliyor, daha sonra vücuttan atılıyor. Hatta bu yüzden kansere karşı geliştirilen aşıda başarılı olunamadı, vücutta çok kısa süre kalabildiği için o süre, o proteini geliştirmek için yetmedi. Şimdi burada bir virüs, enfeksiyon söz konusu olduğu için burada uygulanabiliyor. Ayrıca hücrenin içine girmediği için gidip DNA’yı değiştirme şansı yok. Yani uzun süreli yan etkisi olacağı yönündeki iddialar tamamen bilimsel dayanaktan uzak.”

BİLİMSEL DAYANAKTAN YOKSUN

SinoVac’ın ise ölü bir aşı olduğuna işaret eden Ceyhan, bu nedenle kısa süreli yan etkilerinin daha az gözlemlenebildiğini ve etkisinin de daha düşük olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönünde de bazı iddialar dolaştığına yine bunun da bilimsel dayanaktan tamamen yoksun olduğuna dikkati çekerek, “Bir kişiyi aşıyla kısır yapabilseydiniz, çok yoğun doğum kontrolü uygulamak isteyen ülkeler var. Bu ülkeler, çocukluk dönemi aşılarına bunu verirdi ve çok rahat nüfus kontrolü sağlardı. Böyle bir şey hiçbir aşıda mümkün değil, o kadar kolay da değil.” diye konuştu.

VAKA SAYILARIMIZ HALA YÜKSEK

Aşı olmakta kararsız kalan kişilere aşı olmalarını tavsiye eden Ceyhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Vaka sayılarımız hala yüksek. Herkesin kendisini koruması lazım. Bir de yüzde 70-75 aşılamaya ulaşırsak salgın bitecek zaten. BioNTech biraz daha bağışıklığı artırıyor deniliyor ama çok da uzun süre korunmamız gerekmeyebilir. Yani üçüncü dozdan falan bahsediliyor ama onun gerekip gerekmediği daha belli değil. Bunu, birkaç ay sonra daha rahat konuşuruz. Onun için herkes hangi aşıyı buluyorsa bir an önce onu olsun.”

Sayın hocamın fikirlerine %100 katılıyorum. Aşı olma konusunda tereddüte yer yok.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Bakterilerde keşfedilen İkozahedral mikrokompartmanların yapısı

Bu ikozahedral yapılar, bakterilerin çeşitli durumlarda kullandığı, özgün geometrik özelliklere sahip proteinlerden oluşur.

Birçok farklı bakteri türü, oldukça çeşitliliği fazla olan ve ardışık kimyasal reaksiyonların yapılmasını sağlayan küçük protein temelli kompartmanlar içerir. Enzim içeriğine bağlı olarak, bölmeler karbon fiksasyonu, enerji üretimi için bazı molekülleri parçalayabilen veya hücreleri stresli koşullardan koruyabilen proteinlerden oluşmaktadır.

Bu ikozahedral yapının bileşenleri; Bakteriyel mikrokompartmanların ana iskelet yapısı üç temel yapısal motifden oluşur ve bunların alt birimleri binlerce protein alt biriminden oluşmaktadır. Bu üç temel motif BMC-T, BMC-H ve BMV olarak adlandırılır.

BMC: Kompartmanların ana kabuk proteini iki ana formdan oluşur: bir hekzameri oluşturan BMC-H ve bir trimeri oluşturan BMC-T. Bu altıgen şekilli bileşenler, ikozahedronun 20 yüzden oluşan  ve substratların içeri girmesine ve dışarı çıkmasına izin veren merkezi bir gözenek sistemine sahiptir. BMC-H yapısındaki gözenekler küçüktür ve  yalnızca bir veya birkaç karbon atomdan oluşan moleküller izin verir. BMC-T gözenekleri ise daha büyük, muhtemelen daha büyük moleküllerin hareketi için daha büyüktür ve bunlar açılabilir veya kapatılabilir.  Dış kabuğu oluşturan motiflerin bazılarının, ikozahedron’un yüzlerinin kenarlarını oluşturmak için büküldüğü düşünülse de, bu konformasyonda hangi tip BMC proteini kullandığı hala net değil.

BMV pentamerik proteinler ise, ikosahedronun köşelerini oluşturur.

 KAYNAK

https://www.the-scientist.com/infographics/infographic–bacterial-microcompartments-basics-65136

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

ANTİBİYOTİK DİRENÇ PROBLEMİNDE YENİ BİR UMUT

Mikrobiyologlar tarafından yapılan tahminlere göre, antibiyotiğe dayanıklı süper bakterilerin, 2050 yılına kadar sadece Avrupa’da 1,3 milyon insanı öldürebilecek potansiyele sahiptir. Bu nedenle yeni antibiyotik üreten mikroorganizmaların keşfi insanın geleceği ve sağlığı bakımında önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), sorunu “bugün küresel sağlık, gıda güvenliği ve kalkınma için en büyük tehditlerden biri” olarak tanımlamaktadır.

İrlanda da Bilim insanları, son yıllarda, geniş etkili antibiyotiklere de direnebilen,superbug  olarak adlandırılan bakterilerin üremesini  durdurabilen ve toprakta yaşayan yeni bir bakteri keşfettiler. Bu bakteri, MRSA da dahil olmak üzere antibiyotiklere dirençli altı süper topluluğun dördüne karşı etkili olan ve daha önce daha bilinmeyen bir bakteri suşu olan Streptomyces cinsinin yeni bir türü olduğu tanımlanmıştır. Streptomyces sp. Myrophorea. Yeni bakteri türü, Galler, Brezilya, Irak ve Kuzey İrlanda’dan gelen araştırmacılardan oluşan Swansea Üniversitesi Tıp Fakültesinde bulunan bir ekip tarafından keşfedildi. Bakterinin izole edildiği Toprak yapısı alkali olup, Kuzey İrlanda, Fermanagh bölgesinden alınmıştır.

WHO tarafından sağlıkla ilişkili enfeksiyonlardan sorumlu olarak tanımlanan ilk altı çok dirençli patojenin dördünün yeni keşfedilen Streptomyces sp. myrophorea tarafından büyümesinin durdurulduğu belirlendi. Bu bakterinin etkili olduğu gruplar, Vankomisine dirençli Enterococcus faecium (VRE), metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), Klebsiella pneumonia ve Carbenepenem’e dirençli  Acinetobacter baumanii.

Yeni keşfedilen Streptomyces sp. myrophorea hem gram negatif ve hem de gram pozitif bakteri karşı etki göstermiştir. Özellikle gram negatiflere etki göstermesi ayrıca önemlidir. Çünkü genellikle gram negatif bakteriler dış membranları nedeniyle antibiyotiklere karşı daha da dirençlidir. İnhibisyona sebep olan etken madde henüz tanımlanmamıştır fakat bu çalışma devam etmektedir.

Çalışma Swansea University’inde yapılmıştır.

Kaynak: https://sciencebulletin.org/

İlgili Makale: Luciana Terra, Paul J. Dyson, Matthew D. Hitchings, Liam Thomas, Alyaa Abdelhameed, Ibrahim M. Banat, Salvatore A. Gazze, Dušica Vujaklija, Paul D. Facey, Lewis W. Francis, Gerry A. Quinn. A Novel Alkaliphilic Streptomyces Inhibits ESKAPE Pathogens. Frontiers in Microbiology (2018). DOI: 10.3389/fmicb.2018.02458

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Batı Afrika’da Öldürücü Ebola Virüsü ile Aynı Aileden Olan Marburg Virüsü Tesbit Edildi..

marburg-fruit-bats-thumb-t Batı Afrika'da Öldürücü Ebola Virüsü ile Aynı Aileden Olan Marburg Virüsü Tesbit Edildi..

          Bilim insanları  Batı Afrika ülkesi Sierra Leone’nin üç farklı bölgesindeki beş Mısır rous meyve yarasasınından (Rousettus aegyptiacus)  alınan örneklerde Ebola virüsu ile aynı aileden olan Marburg virüsunu ilk kez tespit ettiler. Bugüne kadar bu virüsun bu bölgede insanlarda enfeksiyona sebep olduğu henüz  görülmedi.  Fakat  son derece ölümcül olan bir Ebola  virüsunun akrabası olmaları insan sağlığı bakımından risk oluşturmaktadır. Uzun zamandır, Marburg virüsünü Afrika’nın diğer bölgelerinde yaşayan  yarasaların Batı Afrika’da da yaşadığını biliniyordu. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nden (CDC) bir ekip yöneten ekolojist Jonathan Towner yapmış olduğu bir yazısında, bu virusun Batı Afrikada yayılış gösterdiğini bilinmekte olduğunu, bu yarasalarda da bulunmasına fazla şaşırtıcı olmadığını bir yazısında rapor etti. Bu bilimsel bilgi, 2016’da Batı Afrika’da Ebola salgını sonrasında Sierra Leone’deki yarasaları örneklemeye başlayan Kaliforniya Üniversitesi Davis (UCD) liderliğindeki CDC ve PREDICT-USAID tarafından yapılan izleme programında belirlenmiştir. Marburg virüsunun genetik dizilimi yapılan Yarasaların dördünde tesbit edilen virüslere yakın olması, bu enfeksiyon ajanının Sierra Leone’de yıllardır bulunduğunu gösteren önemli bir bulgu olmuştur. Marburg virüsunun insanlarda sebep olduğu son salgın 2017’de Uganda’da gerçekleşmiştir.  CDC’ye göre, en büyük Marburg virüs salgını 2005’te Angola’da gerçekleşti ve bu hastalığa yakalanan 252 kişinin yüzde 90’ı öldü. Sierra Leone de yarasalarındaki tesbit edilen yeni viral suşların ikisi Angola suşuna benzemektedir. Bu nedenle Ebola’ya benzer salgınlar yapması kuvvetle muhtemeldir. 

Dec 31, 2018 KERRY GRENS
© ISTOCK.COM, HENDRA SU

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Bakteri enfeksiyonlarının tesbitinde hızlı yeni teknikleri

Prof.Dr.Reşit Özkanca

Bir enfeksiyonun bakteri mi yoksa  virüsler tarafından mı oluşturulduğunun tesbit edilememesi büyük bir sorundur.  Bu durumda hekimler tarafından aşırı miktarda antibiyotik önerilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle enfeksiyonun hangi nedenden kaynaklandığının bilinebilmesi ile ilgili yeni metotlar geliştirilmektedir.

Her enfekte edici organizma, vucütta farklı bir immün yanıtı ortaya çıkarır. Yakın gelecekte sadece bir damla kan kullanarak, bir bakteri enfeksiyonunun başka nedenlerden kaynaklanan ateş veya inflamasyondan ayırtedilebileceği imkanı olacak. Ephraim Tsalik’in bu konudaki çalışmaları Duke’de devam ediyor. American Society of Microbiology toplantısında sunulan BioFire Diagnostics, LLC ile yapılan yakın tarihli bir pilot çalışma,% 86 oranında doğruluk gösterdi. Tsalik’in grubuna NIH ve BARDA (Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme Kurumu) tarafından verilen ve bu hızlı tanı testini daha da geliştirmek için Antimicrobial Resistance Diagnostic Challenge programı ile günlerce süren bakteri kültürü yerine 1 saatlik sürede tanı testini yapabilmektedir.

Bu umut verici yaklaşım, PET (pozitron emisyon tomografi) taramaları kullanılarak, UCSF’den (California San Francisco Üniversitesi) Bilimsel Raporlarda raporlarla teyit edildi. Radyoloji araştırmacıları, D-amino asit, D-metiyonin kullanılarak radyoaktif olarak etiketlenmiş bir izleyici geliştirdi. UCSF grubundaki bir enfeksiyöz hastalık araştırmacısı olan Dr. Oren Rosenberg, Staph, Strep ve Gram negatifleri (ör., E. coli) gibi bir hücre duvarı olan herhangi bir bakteriden alınabileceğini söylemektedir.

Yapılan testlerde, araştırmacılar, lokalize apseler üretmek için Staph veya E. coli ile fareler enjekte etti. Daha sonra, bakteri üzerinde bulunan radyo etiketli izleyiciyi enjekte ettiler. PET taraması daha sonra bakterilerin belirli dokularda lokalize olduğunu gösterdi ki bu enfeksiyonları tesbit etmek oldukça zordur. Şu anda bu tahliller  farelerde geliştirilmiş olup insanlarda deneme aşamasına gelmiştir.

Bu tür tanı testi özellikle daha fazla kemik enfeksiyonu olan hastalar için özellikle yararlı olacaktır. İnflamasyon ve röntgen anormalliklerinin düşme veya kırılma, enflamatuar artrit veya enfeksiyondan kaynaklanan travmaya bağlı olduğunu söylemek oldukça zor. Spinal bir enfeksiyon için kemik biyopsisinden elde edilen verim, tanı için altın standart, şaşırtıcı bir şekilde düşüktür, son bir çalışmada sadece% 33’ten bir diğerinde% 58’e kadar değişmektedir.

ŞUNLAR DA HOŞUNUZA GİDEBİLİR

PET taramasının bir başka avantajı da bu yaklaşımın, enfeksiyona neden olan bakterileri lokalize etmeye odaklanmasıdır. Diğer birçok testler, HIV / AIDS olan veya kemoterapi veya immünsüpresif ilaçları olan ve en yüksek enfeksiyon riski taşıyan hastalarda eksik olabilecek inflamasyon belirtileri arar.

UCSF’nin ekibinin izleyicisi, hem Gram negatif bakterileri (E. coli) hem de Gram pozitif (Staph aureus) tespit edebildiler. Johns Hopkins araştırmacıları benzer bir yaklaşım kullanıyorlar, ama sadece Gram negatifleri alan sorbitol bazlı bir marker kullanıyorlar. Ayrıca belirli bakterileri tanımlamak için başka markerlarda  araştırılıyor.

Bu PET taraması yaklaşımının başlıca kısıtlamaları, insanların bu bölgeleri kolonize eden çok fazla bakteri içerdiğinden, intraabdominal veya solunum yolu enfeksiyonları için kullanılmayacak olmasıdır. Test, kemik veya beyin gibi normal olarak steril alanlarda en iyi şekilde kullanılacaktır. Diğer büyük sorun ise PET tarayıcılarının toplum hastanelerinde kolayca bulunamamasıdır. Makinelerin kendileri 200.000 dolar ile 600.000 dolar arasında. Her bir PET taramasının maliyeti, büyük ölçüde testin yapılacağı ülkeye  bağlı olarak yaklaşık 3000 ila 10.000 dolar arasındadır. Çok pahalı olmakla birlikte, bazı durumlarda uzun süreli yatışları ve diğer röntgenleri azaltarak ve uygun olmayan antibiyotik kullanımını azaltarak (süperneksiyonların veya C. difficile kolitinin sonraki komplikasyonları), bazı ortamlarda maliyet etkin olacaktır.

Sonuç

Enfeksiyon hastalıklarında karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, tanı koymak ve direnç gelişimini tetikleyen uygun olmayan antibiyotik kullanımını azaltmak için hızlı tanı testlerine ihtiyaç duyulmasıdır. Bir doktor, bir virüsün bir virüsün neden olduğunu bilebilirse, virüslere karşı etkisiz olan antibiyotik vermenin bir sebebi olmayacaktır.

Kişinin gen ekspresyonu yanıtı yoluyla enfeksiyona yanıtını araştıran Duke (diğer üniversiteler arasında) tarafından incelenen yaklaşım, özellikle acil servislerde ve akut bakım ortamlarında uygunsuz antibiyotik kullanımını azaltmaya yardımcı olmak için çok önem taşımaktadır.

Bu metot, özellikle kas-iskelet sistemi ve merkezi sinir sistemi enfeksiyonları için zor tanı vakalarının çözümünde oldukça değerli görünmektedir.

Her iki metot da ümit vericidir , incelemeye değerdir, ancak klinik kullanım için de henüz hazır değildir.

Yazarın Kitabı, “Klinik Araştırma Yürütme: Pratik Kılavuz”, Twitter’da @ drrudystone

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Mikrobiyal Biyoteknolojide kallanılabilecek Yeni Türler Keşfedildi

Austin Deniz Bilimleri Enstitüsü’ndeki Texas Üniversitesi’ndeki bilim adamları, birçoğu hayatta kalmak ve büyümek için enerji kaynakları olarak metan ve bütan gibi hidrokarbonları kullanan onlarca yeni mikrorganizma türü keşfettiler.  Mikrobiyoloklar Kaliforniya Körfezi’ndeki Guaymas Basin’de bulunan aşırı sıcak sularda, derin deniz sedimentlerinde yaşayan, geniş çeşitliliğe sahip mikrobiyal türleri tesbit ettiler. Bu, yeni tanımlanan bakterilerin çevre kirliliği ile ilgili çalışmalara yardımcı olabileceği anlamına geliyor. Atmosferdeki sera gazı konsantrasyonları ve ilerde meydan gelebilecek petrol sızıntılarının temizlenmesi için yararlı olabilir. Bu, derin okyanusların genişletilmiş keşfedilmemiş biyoçeşitliliği ve mikroskobik organizmaları yağ ve diğer zararlı kimyasalları parçalayabildiğini gösteriyor. Okyanus tabanı altındaki büyük hidrokarbon gaz rezervuarları  (metan, propan, bütan ve diğerleri dahil)  bu mikroplar sayesinde, sera gazlarının atmosfere salınmasını engelliyor. “

Araştırmacıların volkanik aktivitenin yaklaşık 200 santigrat dereceye yükseldiği yüzeyin 2.000 metre altındaki tortu analizi, 22’si hayat ağacında yeni girişleri temsil eden 551 genomu belirledi. BU yeni bulgular mikroorganizma sistematiğinde yeni türlerin belirlenmesine hatta mikroorganizmaların hayat ağacında yeni dalları belki filum seviyesinde değişikliklere sebep olabilir.

Brett Baker / Texas Austin Üniversitesi

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum