Dormant strains of bacteria that have previously adapted to cope with certain temperatures are switched back on during climatic change, according to a report published today in eLife.

Bugün eLife'da yayınlanan bir rapora göre, daha önce belirli sıcaklıklara maruz kalmış bakteri türleri, iklim değişikliklerine daha kolay adaptasyon sağlayabiliyor.

The results have important implications for predicting the impact of global warming on ecosystems.

Microbes are integral to ecosystem function, because of their key roles as pathogens, food sources and in nutrient recycling. To understand the profound impact of climate change on the function of different ecosystems, it is therefore necessary to study the microbial communities within them.

“Microbial communities can respond to warming in the short term by acclimation — developing unique traits to suit the environment or through the longer term by adaptation, where they make evolutionary changes over many generations,” explains lead author Thomas Smith, Research Associate at the Georgina Mace Centre for the Living Planet, Imperial College London, UK. “But there is also a third mechanism, called species sorting, whereby the composition of the overall community — that is, which species are present — alters with changes in temperature. The importance of species sorting relative to acclimation and adaptation has not previously been explored in the context of microbial community responses to changing temperature. “

To address this, the team carried out a species sorting experiment, where they grew replicate soil bacteria communities collected from a single site at different temperatures ranging from 4°C to 50°C. They then measured the growth and metabolism of each isolated strain of bacteria across these different temperatures to determine their thermal performance, and studied the genetic sequences of isolated bacteria to see how temperature-response traits evolved over time.

They found that evolutionarily and functionally distinct communities emerged at each of the temperature conditions, driven by the resuscitation of microbial strains that had been inactive under previous environmental conditions. This suggests that rather than new bacteria moving into a community to suit the new conditions the parent community harbours multiple bacterial strains that are pre-adapted to survive at different temperatures and can switch on when their preferred temperature is reached. As a result, microbial communities in nature are likely to be able to respond rapidly to temperature fluctuations.

“Understanding the relative importance of acclimation, adaptation and species sorting in the assembly and turnover of microbial communities is key to determining how quickly they can respond to temperature changes. Until now, a mechanistic basis of these community-level responses had not been discerned ,” concludes senior author Thomas Bell, Professor of Microbial Ecology at the Georgina Mace Centre for the Living Planet, Imperial College London. “We have found that the resuscitation of functional diversity within a microbial community can allow the whole community to survive in response to temperature changes. Further studies on other microbial communities — such as those residing in water — will support more accurate predictions of the effects of climate change on different ecosystems.”


Story Source:

Materials provided by eLifeNote: Content may be edited for style and length.


Journal Reference:

  1. Thomas P Smith, Shorok Mombrikotb, Emma Ransome, Dimitrios – Georgios Kontopoulos, Samraat Pawar, Thomas Bell. Latent functional diversity may accelerate microbial community responses to temperature fluctuationseLife, 2022; 11 DOI: 10.7554/eLife.80867

Cite This Page:

eLife. “Dormant microbes can ‘switch on’ to cope with climate change.” ScienceDaily. ScienceDaily, 29 November 2022. <www.sciencedaily.com/releases/2022/11/221129112755.htm>.

SİYAH VE YEŞİL ÇAY İÇMENİN SAĞLIĞIMIZA FAYDALARI

Günlük bir fincan çay, hayatınızın ileri dönemlerinde daha sağlıklı olmanıza yardımcı olabilir. Ancak çay tiryakisi değilseniz, diyetinize ekleyebileceğiniz başkaca flavonoidler içeren besinler de vardır.

Bunlar, siyah ve yeşil çay, elma, fındık, narenciye, çilek ve daha fazlası gibi birçok yaygın yiyecek ve içecekte doğal olarak bulunan maddeler olan flavonoidlerdir. Uzun zamandır çaydada olan flavonoidlerin sağlık bakımından yararlı oldukları bilinmektedir. Edith Cowan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, çayın faydasının bizim için daha önce düşünülenden daha da faydalı olabileceği rapor edilmiştir.

Kalp Vakfı’nın desteklediği çalışma, 881 yaşlı kadın (ortalama yaş 80) üzerinde yapılmış ve bu kadınların, diyetlerinde yüksek düzeyde flavonoid tükettikleri takdirde, yaygın abdominal aortik kalsifikasyon (Damar sertliği, AAC) birikimine sahip olma olasılıklarının çok daha düşük olduğunu bulunmuştur.

Damarlarda kalsiyum birikmesi, kalpten karın organlarına ve alt uzuvlara oksijenli kan sağlayan vücuttaki en büyük arter olan abdominal aortun kalsifikasyonudur ve kalp krizi ve inme gibi kardiyovasküler risklerin bir göstergesidir. Ayrıca, aort damarlarındaki kireçlenmenin ileri yaştaki bunamaya da (Demans) veya Alzheimer) sebep olduğu bulunmuştur.

Edith Cowan Üniversitesi Beslenme ve Sağlıkta İnovasyon Araştırma Enstitüsü araştırmacısı ve çalışma grubu başkanı  Ben Parmenter raporunda , birçok besinin flavonoid kaynağı olmasına rağmen, bazı besinlerin, örneğin siyah veya yeşil çay’ın özellikle yüksek miktarlarda flavonoid içerdiğini ve bunun yanında diğer bazı ürünlerin de, örneğin yaban mersini, çilek, portakal, kırmızı şarap, elma, kuru üzüm/üzüm ve bitter çikolata’nın da zengin flavonoid içerdiğini rapor etmiştir.

Flavonoid ailesi

Flavan-3-ols ve flavonols gibi birçok farklı flavonoid türü vardır.  Yapılan bilşimsel çalışmada, daha yüksek oransa  flavonoid, flavan-3-ol ve flavonol verilen kişilerin  yoğun damar sertliğine sahip olma olasılığı yüzde 36-39 daha düşük bulunmuştur. Örneğin flavonoidlerin kaynağı olarak siyah çay ile ilgili yapılan çalışmada damar sertliği oranının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışma aynı zamanda çay içmeyen gruplarla karşılaştırıldı. Buna göre günde 2-6  bardak içen katılımcıların yüksek damar sertliğine  maruz kalma oranı yüzde 16-42 daha düşük çıkmıştır.  Bununla birlikte, bu çalışmada meyve suyu, kırmızı şarap ve çikolata gibi diğer bazı flavonoid besin kaynakları tüketilmesi,  siyah ve yeşil çay kadar damar sertliğini engeleyemediği tespit edilmiştir. Ama bunun anlamı çay dışındaki flavonoid içeren gıdaların damarlarda sertliğe ve kireçlenmeye faydası olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu araştırmacılar sadece çay değil, siyah çay dışındaki kaynaklardan elde edilen flavonoidlerin de damar sertliğine karşı koruyucu olabileceğini belirtmişlerdir. Bu nedenle çayı sevmeyen kişilerinde flavonoid içeren diğer gıdaları tüketmeleri halinde damar sertliği oluşumunu azaltabileceklerini ifade edilmektedir.

Daha önceki bilimsel çalışmalarda, (Arteriosclerosis, Tromboz ve Vascular Biology’de) yüksek flavonoid tüketiminin yaşlı kadınlardan oluşan bir deney grubunda  daha az yaygın abdominal aort kalsifikasyonuna sebep olduğu bilimsel olarak yayınlanmıştı.

kaynak: Edith Cowan Üniversitesi

Yayın  Referansı: Benjamin H. Parmenter, Catherine P. Bondonno, Kevin Murray, John T. Schousboe, Kevin Croft, Richard L. Prince, Jonathan M. Hodgson, Nicola P. Bondonno, Joshua R. Lewis. Daha Yüksek Alışkanlıklı Diyet Flavonoid Alımı, Yaşlı Kadınların Bir Kohortunda Daha Az Kapsamlı Abdominal Aort Kalsifikasyonu ile İlişkilendirir. Arteriyoskleroz, Tromboz ve Vasküler Biyoloji, 2022; 42 (12): 1482 DOI: 10.1161/ATVBAHA.122.318408

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Prof. Dr. Reşit Özkanca, arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun güvenirliği cihaz kalitesi ve kullanılan filtreler ile ilişkilidir.

samsun-prof-dr-ozkanca-her-aritma-cihazi-guve-4-6800117_osd Arıtma cihazları ve Damacana suları ne kadar güvenilir?

Arıtma cihazlarından geçirilerek kullanılan suyun tam güvenilir olmadığını söyledi. Bazı arıtma cihazlarında kalitesiz filtre kullanılması nedeniyle bazı bakteriler çoğalabiliyor. Suda bulunan bu bakteri özellikle bağışıklık sistemi zayıf olan kanser, hepatit gibi hastalarda ikincil enfeksiyonlara neden olabilir.

Akuatik mikrobiyoloji alanında yaptığımız çalışmalar, damacana sular ve arıtma cihazları hakkında elde ettiğimiz bilgiler dikkat etmemiz gerektirdiğini göstermiştir. . Damacananın özellikle tüp kısmında ve pompasında mikroorganizmaların üreyebildiğini gördük.

Damacana gibi polimerik yapıya sahip olan kaplarda ve tüplerinde rahat tutunup çoğalabilirler. Son zamanlarda yapılan analizlerde damacanadaki sularda mikroorganizmaların çoğaldığı görüldü. Hijyenik şartların iyi olmaması, kötü yerlerde depolanması,ozonlama ve klorlamanın düzgün yapılmaması, ayrıca 50 derecelik su temizliği ile mikroorganizmalar ölmez bunun da yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bütün bu durumlar mikroorganizmaların üremesinde etken olur. Yapılan analizlere bakılınca insan sağlığını tehdit eden durumun olduğunu söyleyebiliriz.”

ARITMA CİHAZLARINDA DA PROBLEM VAR

“Arıtma cihazlarına karşı toplumda çok büyük bir güven söz konusu. Arıtma cihazlarının filtrelerinde özellikle ‘aktif kömür’ dediğimiz toksik kimyasalları zararlı maddeleri toplayan kısımda mikroorganizmalar tutunup orada çoğalıyor. Normal içme suyunda, klorlanmış suda mikroorganizma sayısı çok düşük olmasına rağmen, cihazdan sonra bakteri sayısının arttığını bizzat kendi çalışmalarımla da belirledim. Bazı arıtma cihazlarında daha ekonomik ve ucuz olması nedeniyle orijinal filtrenin yerine farklı filtreler kullanıldığı için, ki en son aşamada normalde antimikrobiyel etkili bir filtre oluyor ama ona rağmen bu filtrelerin içinde mikroorganizmanın çoğaldığını, pseudomonas aeruginosa bakterisinin oldukça fazla sayıda ürediğini tespit ettim. İnsanların bunu içmesi durumunda sağlık riski oluşturabilir. Su arıtma cihazlarında da insan sağlığı için tehlike büyük.”

HASTANE ENFEKSİYONUNA NEDEN OLAN BAKTERİ

Arıtma cihazlarında ve damacanalarda oluşan pseudomonas aeruginosa bakterisinin hastane enfeksiyonuna (Nozokomial) neden olan bir bakteri olup, bu bakteri sağlık riski olan, bağışıklık sistemi zayıflamış, kanser tedavisi gören, hormon tedavisi gören veya başka ağır tedaviler gören insanlarda fırsatçı patojen olarak, hastalık etkeni olarak çok ciddi problemlere neden olabilir. İkincil hastalıklar meydana gelir bu nedenle risklidir. Bunlar vücudun belli bölgelerinde tutunarak dirençli bakteri olarak insanlarda enfeksiyon hastalıkları oluşturabilir. Damacana ve arıtma cihazları kullanan vatandaşlarımıza önerim, sağlık riski olan insanların içme suyunu yine kaynatarak içmeleridir.

Son söz olarak işin çözümü, Halk Sağlığı Müdürlüklerinin damacanaların yanı sıra arıtma cihazlarıyla ilgili de analiz ve araştırma yapmaları gerektiğini düşünüyorum.

Prof.Dr.Reşit Özkanca

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Cahillerle ilgili birkaç atasözü ve deyiş

  • Cahil adam meyve vermeyen ağaca benzer. …
  • Cahile söz anlatmak, deveye hendek atlatmaktan güçtür. …
  • Cahile söz anlatmaktansa, deveye hendek atlatmak iyidir.
  • Cahille arkadaş olma küstürün, cam kırığıyla kıçını silme kestirirsin.
  • Çalıda gül bitmez, cahile söz yetmez. …
  • Cahille bal yenmez!
82393 Cahillerle ilgili birkaç atasözü ve deyiş

“Cahiller, cesur olurlar.”
– Hz. Muhammed (SAV)

“En büyük cezaevi, cahil bir insanın kafasının içidir.”
– Montaigne

“Bilgisizlik, insanın gönül rızasıyla istediği bir talihsizliktir.”
– M. T. Cicero

Basit bir örnek,

Gözlük ve saatiniz varsa… (+18) 

(Pol Pot Pol Pot: Kamboçya’nın Hitler’i)

61778a2f932151b754e77d6f Cahillerle ilgili birkaç atasözü ve deyiş

k

Kafayı kapitalizm ile bozmuştu. Eğitim sistemine kafayı takmıştı, çünkü okullarda ‘kapitalist eğitim sistemi’ bulunuyordu ona göre. Bu yüzden öğretmenleri toplayıp kurşundan geçirmişti. Sadece öğretmenler değil gözlük ve saatiniz varsa da başınız dertteydi. Gözlüğü olanlar kitap okuyordur, düşünen insan olabilir diye gözlük takanları bile öldürttü.

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Dünya genelinde kalite sıralamaları yapan kuruluşlara göre Türk Üniversiteleri son 5-6 yıldır düşüşte

İşte bu kuruluşlar ve nasıl sıralama yaptıkları:

  • Academic Ranking of World Universities (ARWU) …
  • Quacquarelli Symonds (QS) …
  • Times Higher Education (THE) …
  • Webometrics. …
  • Heeact (NTU) …
  • Leiden. …
  • Scimago. …
  • 8.University Ranking by Academic Performance (URAP)
  • Bu kuruluşların sayfalarına girildiğinde yıl yıl değişimi görebilirsiniz. Spesifik alanlar hariç genel sıralamalar olumlu görünmüyor. Bu üniversite sıralama kuruluşlarının her birinde ayrı ayrı yıllara göre değişimine bakarsanız meselenin ciddiyetini anlayabilirsiniz. Maalesef üniversite sıralamalarında İran’nın bile arkasındayız. Aslında değerlendirme kuruluşları kriterlerini yıllık değil 5 yıllık bazen 10 yıllık süreler içerinde topladıkları verilerle ölçmektedir. Bunun anlamı böyle giderse önümüzdeki yıllarda daha fazla düşüş görebiliriz. En iyi üniversitelerimizden bazılarının bile 2021 yılı sıralamalarında ilk 1000’e giremediklerini görüyoruz. Bazıları 1000+ konumuna düştü. Acilen tedbir alınması gerekiyor, aksi taktirde üniversitelerin toparlanması ve kaliteyi sağlaması yıllar sürebilir. Yerleşik değerleri ve üniversitelerin geleneklerine saygı göstermek ve üniversite özerkliği mutlaka sağlanarak kalite standartları yükseltilmelidir.
  • Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Maymun Çiçeği virüsü, Poxviridae ailesindeki Orthopoxvirus cinsine ait, çift iplikçikli bir DNA, hayvan virüsü ve bir türüdür. Variola, sığır çiçeği ve vaksinya virüslerini içeren insan ortopoks virüslerinden biridir. Çoğunlukla orta ve batı Afrika’da görülen ve deride kabarcık, kaşıntı, kızarıklık, gibi belirtilerin yanında yüksek ateş, lenf nodüllerinin şişmesi, üşüme gibi belirtiler gösteren ve ölüme sebebiyet verebilen maymun çiçeği hastalığı hızla yayılıyor.

images?q=tbn:ANd9GcSB_R4S1tBT--kvPhqGPO_7mpFuFQnAEXPBfQ&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
images?q=tbn:ANd9GcSWF-1vkirTHAYVuzZJ35eihPgHO5YIwk2Apw&usqp=CAU Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?

Çiçek hastalığına neden olan variola virüsünün doğrudan atası veya doğrudan soyundan değildir. Dünya Sağlık Örgütü, BBC News’e yaptığı açıklamalarda, Maymun çiçeği virüsü vakalarının artacağı uyarısı artacağını rapor etti. WHO, vakaların görüldüğü ülkelerle işbirliği içinde virüs tespit çalışmalarını artırmayı ve salgın yönetimi konusunda yardımcı olmayı hedeflediklerini duyurdu. Örgüt semptomların 2-4 hafta arası sürdüğünü, ölüm oranının ise yüzde 3-6 arasında olduğunu aktardı. WHO Avrupa Direktörü Hans Kluge de “Yaz mevsimi yaklaşırken büyük buluşmalar, festivaller ve partiler nedeniyle yayılımın hızlanmasından endişe ediyorum” ifadelerini kullandı. WHO internet sitesinden maymun çiçeğine dair en fazla sorulan soruları ve yanıtlarını da paylaştı. Virüs ABD’de, yakın zamanda Kanada’ya seyahat etmiş bir erkekte tespit edilmişti. Avrupa’da ilk maymun çiçeği vakasının tespit edildiği İngiltere’de ise şu ana dek 9 vaka bildirildi.

Maymun çiçeği, nadir görülen bir virüs. Çiçek hastalığına benzer bir hastalığa neden oluyor. Ancak maymun çiçeği görülen kişilerde hastalık daha hafif geçiyor ve uzmanlar bu durumda bulaşma olasılığının daha düşük olduğunu söylüyor. Virüs genellikle tropik yağmur ormanlarının yakınındaki Batı Afrika ülkelerinde görülüyor. Virüsün, Batı Afrika ve Orta Afrika olmak üzere iki ana türü var.

İngiltere’de hastalığın bulaştığı iki kişi Nijerya’ya seyahat etmişti. Bu nedenle daha hafif geçen Batı Afrika virüsünü kapmış olmaları muhtemel ancak durumları henüz doğrulanmadı. Bildirilen üçüncü vaka, virüsün hastalardan bulaştığı bir sağlık çalışanıydı. Diğer dört vakanın üçü başkent Londra’da ve biri İngiltere’nin kuzeydoğusunda görüldü. Bunların birbirleriyle bilinen herhangi bir bağlantısı yok. Bu kişilerin yurt dışına seyahat etmedikleri için virüsü İngiltere’de kaptıkları düşünülüyor.

Semptomları neler?

Virüsün ilk belirtileri ateş, baş ağrısı, şişlikler, sırt ağrısı, kas ağrısı ve halsizlik. Ateş düştükten sonra, genellikle yüzde başlayan ve daha sonra vücudun diğer bölgelerine, çoğunlukla avuç içlerine ve ayak tabanlarına yayılan bir döküntü gelişebiliyor. Çok kaşıntılı olabilen döküntü değişip bir kabuk oluşturuyor ve farklı aşamalardan geçtikten sonra düşüyor. Yaraları iz bırakabiliyor. Virüs genellikle kendiliğinden geçiyor ve hastalık 14 ila 21 gün sürebiliyor.

Nasıl bulaşıyor?

Virüs, maymun çiçeğine yakalanmış başka bir kişiyle yakın temas halinde yayılabiliyor. Virüs vücuda deri sıyrıkları, solunum yolu, gözler, burun veya ağız yoluyla girebiliyor. Cinsel ilişki sırasında doğrudan temas yoluyla da bulaşabiliyor. Virüs ayrıca bulaştığı maymunlar, sıçanlar ve sincaplar gibi hayvanlar ya da yatak takımı ve giysi gibi nesnelere temas yoluyla yayılabiliyor.

_124811589_4084803b-5c48-46c5-8a9b-f361c2e8f489 Maymun Çiçeği Virüsü pandemiye sebep olabilir mi?
Fotoğraf altı yazısı,Maymun çiçeği virüsü

Ne kadar tehlikeli?

Virüse yakalananlarda vakaların çoğu hafif geçiyor. Virüs bazen su çiçeğini andırıyor ve birkaç hafta içinde kendi kendine yok oluyor. Ancak bazen daha şiddetli olabiliyor. Daha önce Batı Afrika’da ölümlere neden olduğu bildirilmişti.

Salgınlar ne kadar yaygın?

Virüse ilk kez bir maymunda rastlandı. 1970’ten bu yana 10 Afrika ülkesinde salgınlar görüldü. Afrika dışındaki ilk vakalar 2003 yılında ABD’de görülen salgınla kaydedildi. Hastalık, insanlara çayır köpeklerinden geçmişti. Köpeklereyse ülkeye ithal edilen küçük memelilerle taşınmıştı. Toplam 81 vaka bildirildi ancak bu vakaların hiçbiri ölümle sonuçlanmadı.

Tedavisi var mı?

Maymun çiçeğinin tedavisi yok ancak salgınlar virüsün yayılmasının önüne geçilerek kontrol edilebiliyor. Çiçek hastalığına karşı aşılamanın maymun çiçeği hastalığını önlemede yüzde 85 etkili olduğu kanıtlanmıştı. Aşı hala bazen kullanılabiliyor.

Salgın olasılığı var mı?

İngiltere’de halk sağlığı uzmanlarına göre ulusal bir salgın riski oldukça düşük. Nottingham Üniversitesi’nden Moleküler Viroloji Profesörü Profesör Jonathan Ball, “Maymun çiçeği bulaşan bir kişiyle temasta bulunan 50 kişiden sadece birinin hastalığa yakalanması virüsün bulaşıcılığının ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor” diyor ve ekliyor: “Ülke çapında bir salgının eşiğinde olduğumuzu düşünmek yanlış olur.”

İngiltere Halk Sağlığı Ulusal Enfeksiyon Servisi (PHE) Direktör Yardımcısı Doktor Nick Phin de maymun çiçeğinin insanlar arasında kolaylıkla yayılmadığını, bu nedenle salgın riskinin çok düşük olduğunu belirtiyor.PHE, hastalarla yakın temasta bulunanları takip ediyor.

Yazının bir kısmı BBC NEW’ den alınmıştır.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

İstanbul Mecidiyeköy Çevre Hastanesi Genel Koordinatörü

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

“Eski çağlara ait DNA haritası çiftçiliğin geçmişini aydınlatıyor”

Huge collection of genomes charts how hunter-gatherers turned into some of the world’s first farmers in Turkey.

A pair of ancient-DNA studies including one of the largest assemblages of ancient human genomes yet published has homed in on the identity of the hunter-gatherers who settled down.Archaeological and genetic evidence suggests that humans first took to farming in the Middle East. This transition — which also later occurred independently in other parts of the world — is known as the Neolithic revolution, and is linked to the first domestic plants and animals.

Previous ancient-genomics studies3 have hinted at complex origins for Middle Eastern farmers, involving geographically distinct groups of hunter-gatherers with varying genetic legacies.

Europe’s first farming populations descend mostly from farmers in the Anatolian peninsula, in what is now Turkey. “What happened before they started to migrate and propagate farming into Anatolia and Europe?” asks Laurent Excoffier, a population geneticist at the University of Bern.

To tackle this question, a team co-led by Excoffier sequenced the genomes of 15 hunter-gatherers and early farmers who lived in southwest Asia and Europe, along one of the main migration routes early farmers took into Europe — the Danube River. The remains came from several archaeological sites, including some of the first farming villages in western Anatolia.

The researchers generated ‘high coverage’, or high-quality, genomes — a rarity in ancient-genomics work. This allowed them to plumb the data for demographic details, such as shifts in population size, that are ordinarily outside the remit of ancient-DNA studies based on less complete genomes.

Mix and match

Excoffier’s team found that ancient Anatolian farmers descended from repeated mixing between distinct hunter-gather groups from Europe and the Middle East. These groups first split around the height of the last Ice Age, some 25,000 years ago. Modelling suggests that the western hunter-gatherer groups nearly died out, before rebounding as the climate warmed.

Once established in Anatolia, Excoffier’s team found, early farming populations moved west into Europe in a stepping-stone-like fashion, beginning around 8,000 years ago. They mixed occasionally — but not extensively — with local hunter-gatherers. “It’s really the spread of people, of farming communities, that brought farming further west,” says Excoffier. The study is published in Cell on 12 May1.

The findings chime with those of an ancient-genomics study posted on the bioRxiv preprint server on 5 May2. A team co-led by palaeogeneticist Eske Willerslev at the University of Copenhagen sequenced the genomes of 317 hunter-gatherers and early farmers from across Eurasia, the largest-yet ancient genome study from this period. That study also finds an ancient split between eastern and western hunter-gatherer groups, and traces the arrival of Anatolian farmers in Europe, beginning around 8,700 years ago in the Balkans. Willerslev declined to comment on the study before it appears in a journal.

The studies reveal finer details of the dawn of farming that had previously been painted only in broad brushstrokes and based on small numbers of genomes of relatively low coverage, says Pontus Skoglund, a palaeogeneticist at the Francis Crick Institute in London. “Both of these papers are where ancient DNA needs to be next.”

doi: https://doi.org/10.1038/d41586-022-01322-w

References

  1. Marchi, N. et al. Cell https://doi.org/10.1016/j.cell.2022.04.008 (2022)Article Google Scholar 
  2. Allentoft, M. E. et al. Preprint at bioRxiv https://doi.org/10.1101/2022.05.04.490594 (2022).
  3. Lazaridis, I. et al. Nature 536, 419–424 (2016).PubMed Article Google Scholar 

Download references

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Delaying a COVID vaccine’s second dose boosts immune response (Prof.Dr.Reşit Özkanca WEB)

Older people who waited 11–12 weeks for their second jab had higher peak antibody levels than did those who waited only 3 weeks.

d41586-021-01299-y_19157264 Delaying a COVID vaccine’s second dose boosts immune response (Prof.Dr.Reşit Özkanca WEB)
A man in Tunis receives a dose of the Pfizer–BioNTech vaccine for COVID-19. Credit: Jdidi Wassim/SOPA Images/LightRocket via Getty

Facing a limited vaccine supply, the United Kingdom embarked on a bold public-health experiment at the end of 2020: delaying second doses of COVID-19 vaccines in a bid to maximize the number of people who would be at least partially protected from hospitalization and death.

Now, a study suggests that delaying the second dose of the Pfizer–BioNTech mRNA vaccine could boost antibody responses after the second inoculation more than threefold in those older than 801.

It is the first direct study of how such a delay affects coronavirus antibody levels, and could inform vaccine scheduling decisions in other countries, the authors say. “This study further supports a growing body of evidence that the approach taken in the UK for delaying that second dose has really paid off,” Gayatri Amirthalingam, an epidemiologist at Public Health England in London and a co-author of the preprint, said during a press briefing.

Many COVID-19 vaccines are given in two doses: the first initiates an immune response, and the second, ‘booster’ shot strengthens it. Clinical trials of the three vaccines used in the United Kingdom generally featured a three- to four-week gap between doses.

But for some existing vaccines, a longer wait between first and second doses yields a stronger immune response. Delaying the COVID-19 booster shots could also expand partial immunity among a greater swathe of the population than could the shorter dosing schedule. On 30 December, the United Kingdom announced that it would delay the second dose by up to 12 weeks after the first.

To determine whether the delay paid off, Amirthalingam and her colleagues studied 175 vaccine recipients older than 80 who received their second dose of the Pfizer vaccine either 3 weeks or 11–12 weeks after the first dose. The team measured recipients’ levels of antibodies against the SARS-CoV-2 spike protein and assessed how immune cells called T cells, which can help to maintain antibody levels over time, responded to vaccination.

Peak antibody levels were 3.5 times higher in those who waited 12 weeks for their booster shot than were those in people who waited only 3 weeks. Peak T-cell response was lower in those with the extended interval. But this did not cause antibody levels to decline more quickly over the nine weeks after the booster shot.

The results are reassuring, but are specific to the Pfizer vaccine, which is not available in many low-to-middle income countries, says Alejandro Cravioto, chair of the World Health Organization’s Strategic Advisory Group of Experts on Immunization. Countries will need to consider whether the variants that are circulating in their particular region might raise infection risk after only one vaccine dose, he says.

For the United Kingdom, extending the interval between doses was clearly the right choice, but the country’s lockdown deserves part of the credit for that success, says Stephen Griffin, a virologist at the University of Leeds, UK. “People are theoretically vulnerable between their first and second jab,” he says. “What’s worked in the UK is maintaining restrictions at the same time as vaccinating.”

doi: https://doi.org/10.1038/d41586-021-01299-y

References

  1. 1.Parry, H. M. et al. Preprint at medRxiv https://doi.org/10.1101/2021.05.15.21257017 (2021).

Türkiye’de halen aktif olarak kullanılan aşılar güvenli mi? ( Prof.Dr.Reşit Özkanca WEB)

Ülkemizde bazı kişilerin aşı karşıtlığı ve temelsiz bilgilerle kafa karışıklığına sebep olması nedeniyle bu bilgiyi vermek istedim. Ülkemizde halen kullanılan aşılar ile ilgili bilgiler aşağıda sunulmuştur.

TÜRKİYE’de  halen kullanılan aşılar;

Canlı zayıflatılmış aşılar hakkında genel bilgi

Zayıflatılımış veya inaktif aşılar konusunda bilim dünyası daha deneyimli olup, gelenekselleşmiş yöntemlerle üretilir. İlgili virus aktivitesi zayıflatılmış ve vücudumuzda hastalık yapamayacak düzeyde moleküler olarak zayıflatılmış olarak insana verilir. Virüs ya da bakterinin atenüe (zayıflatılmış) formudur. Sadece vücüttaki varlığı savunma sistemimizin aktif hale geçerek ilgili savunma moleküllerinin sentezlemesini tetiklerler. Sonrasında tüm yabancı partiküllere uygulanan yöntemle uzaklaştırılır ve etkisiz hale getirilir. BCG, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, su çiçeği, oral polio bunlara örnektir.

İnaktive aşılar: (Çin Sinovac Aşısı)

Etkenin tamamı ya da bir parçasından üretilmiş aşılardır. Bu aşılarda etkenin vücutta çoğalması mümkün değildir. Öldürülmüş virüs ihtiva etmelerinden dolayı ilk aşamada daha güvenli olduğu kabul edilir. Genellikle 2 doz veya gerekirse ikiden fazla doz ile  bağışıklık elde edilir. Bu aşılara örnek olarak virus esaslı olan hepatit A, polio, kuduz, grip aşıları ve bakteri esaslı boğmaca verilebilir.  Bu aşılara örnek ülkemizde kullanılan Çin  Sinovak  aşısı buna örnektir.

Zayıflatılmış Viral Vektör (Adenovirüs) Aşıları (Sputnik V Aşısı)

Bu Adenovirüs insanda normal şartlarda da enfeksiyona sebep olabilen ve grip benzeri semptomlar gösterebilen virüslerdir. Aşıların içindeki mikroorganizmalar canlıdır fakat, zayıflatıldıkları için insanlarda hastalık yapamazlar. Bu virus genomuna bir taşıyıcı gibi korona proteinleri de üretecek gerekli genetik kodlar eklenerek vücuda girmesi sağlanır. Bu sayede ilgili korona virüse ait proteinlere karşı savunma sistemimizin uyarılması temin edilir.  Sputnik-V ve Oxford/AstraZeneca aşıları bu gruba aittir.

Mesajcı RNA (mRNA) Aşıları (Biontech/Pfizer Aşısı)

mRNA hücrelerimizde DNA’dan gelen emirler doğrultusunda sentezlenen ve ribozomlar üzerinde istenen proteinlerin sentezlenmesini sağlanan kodları taşıyan bir moleküldür. Aşı uygulamasında Laboratuvarda yapay olarak üretilen mRNA’lar tıpkı kendi mRNA’larımız gibi çalışarak virüse karşı bizi uyarmayı amaçlamaktadır Ribozomlardaki işlemini sonlandıktan sonra oradan protein üretim merkezi olan ribozomlardan ayrılır ve hücre stoplazması içerisinde parçalanarak monomerlerine ayrılır yanı parçalanır. Vücudumuza giren her yabancı partiküle karşı (antijene) karşı, ilk etapta, bir antikor üretilerek cevap  verilir ve tehlike bertaraf edilir.

Bu aşı sisteminde de virüsün tanınması ve bağışıklık sistemimizin aktif hale geçmesini sağlayacak proteinlerin hücreye dışarıdan verilen mRNA tarafından ürettirilmesini sağlayacak bir plan mevcuttur. Yine mRNA işini tamamlayıp hücrelerimize virüse ait antijenik molekülü ürettirdikten sonra ortadan kaldırılır. Memeli hücrelerinde mRNA ömürleri birkaç dakikadan günlere kadar uzanabilir. İnsanda 12-24 arasında mRNA ortadan kaldırıdığı literatürde geçmektedir. Yanı kalıcı değildir. Ayrıca hücrenin DNA’sının bulunduğu çekireğe geçmesi beklenmez. Biontech/Pfizer, Moderna aşıları bu gruba girmektedir.

Sonuç olarak Covid-19 ve varyantları nedeniyle kullanılan aşılar Dünya Sağlık Örgütü ve tüm dünyadaki saağlık kurlumları tarafından ve de aşıyı kullanmaya karar veren ülkeler tarafından her yönüyle incelenmektedir. Ülkemizde şu anda kullaanılan aşıların güveniği ile ilgili hiç bir problem yoktur. Aşıları etki mekanizmaları nedeniyle yan etkileri olabilmektedir fakat bu yan etkiler tolere edilebir ve normal grip olan insanın yaşadığı etkilere benzer etkilerdir. Fakat Covid-19 virüsü bazı bilemediğimiz nedenlerden dolayı çok sağlıklı bazı insanlarda bile öldürücü olabilmektedir. Bu alanın uzmanı bir kişi olarak aşı olmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Konu ile ilgili yorumlarınızı bekliyorum

Reşit özkanca web Koronavirüs aşısı kısırlık yapar mı? Prof.Dr.Mehmet Ceyhan

Covid-19 aşılarına ilişkin bazı söylemlerin bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildiren Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönündeki iddialara cevap verdi ve merak edilenleri yanıtladı.

05 Haziran 2021 Cumartesi, 14:08

Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı aşılama süreci hızla devam ediyor. Bu süreç, Covid-19 aşılarıyla ilgili pek çok soru ve cevabın kamuoyunda tartışılmasına neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ceyhan, aşıların uzun vadede çeşitli yan etkileri olabileceği yönündeki iddiaları ve Covid-19 aşılarıyla ilgili merak edilenleri,  değerlendirdi.

Geliştirilen tüm aşıların, uygulanan bölgede kızarıklık, sertleşme, şişme, vücutta ateş reaksiyonu, kırgınlık, kas ağrısı gibi en fazla 2-3 gün sürecek yan etkilerinin gözlemlenebildiğini aktaran Ceyhan, bunun dışında uzun süreli yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını, çok küçük bir ihtimal dahi olsa bu durumda aşının insanlara uygulanamayacağını söyledi.

“BU YAN ETKİLER ASLA KABUL EDİLEMEZ”

Ceyhan, ilaçlardaki yan etkilerin belli ölçüde kabul edilebilir olduğunu ancak aşılarda, ilaçlardan farklı bir yaklaşımın benimsendiğini belirterek, şöyle konuştu:

“İlacı hastaya veriyorsunuz. Yani kişi zaten hasta ve o hastalıktan belli oranda zarar görecek. Dolayısıyla ilacın bazı zararlarını göze alıp, kişinin hastalığından daha az zararlıysa hastaya verebiliyorsunuz ancak aşıyı sağlıklı insanlara yapıyorsunuz. Hastalığı olmayan birini hasta edebilecek ufak bir yan etki ya da ölüme, kansere veya kısırlığa yol açabilecek bir yan etki aşılarda asla kabul edilemez. En küçük bir ihtimal dahi olsa bu aşının geliştirilip insanlara uygulanması mümkün değil.”

Tüm ülkelerin aşıların uygulanmasına karar veren danışma kurulları olduğunu ve aşıların bu kurullardan geçerek, çeşitli değerlendirmeler sonucunda vatandaşlara uygulandığını anlatan Ceyhan, “Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığında çok ciddi bir yan etki izleme sistemi vardır. Bunda en ufak bir yan etki gözlemlense bildirilir, değerlendirilir, onu takip eden bir de bilimsel kurul vardır. O kurul da aşıyla ilgili olabilecek yan etkiler neyse onu takip eder. Yani bu dinamik bir süreçtir.” dedi.

“DNA’YI DEĞİŞTİRME ŞANSI YOK”

Prof. Dr. Ceyhan, mRNA aşılarının uzun süreli yan etkileri olabileceği ve “DNA’yı değiştirebileceği” yönünde bazı iddiaların gündeme geldiğini ancak bunun mümkün olmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Bu RNA çekirdeğin dışına çıkıyor. Sonra, şu anda aşıda kullanılan mRNA’ya dönüyor ve hücrenin içerisindeki protein sentez bölgesini uyarıyor. Daha sonra onun yapısına uygun şekilde protein sentezleniyor. Bu yeni bir teknoloji değil, yıllardan beri uygulanıyor. Zaten o yüzden aşı bu kadar kısa şekilde geliştirildi. Bu RNA, vücutta en fazla 3 gün kalabiliyor, daha sonra vücuttan atılıyor. Hatta bu yüzden kansere karşı geliştirilen aşıda başarılı olunamadı, vücutta çok kısa süre kalabildiği için o süre, o proteini geliştirmek için yetmedi. Şimdi burada bir virüs, enfeksiyon söz konusu olduğu için burada uygulanabiliyor. Ayrıca hücrenin içine girmediği için gidip DNA’yı değiştirme şansı yok. Yani uzun süreli yan etkisi olacağı yönündeki iddialar tamamen bilimsel dayanaktan uzak.”

BİLİMSEL DAYANAKTAN YOKSUN

SinoVac’ın ise ölü bir aşı olduğuna işaret eden Ceyhan, bu nedenle kısa süreli yan etkilerinin daha az gözlemlenebildiğini ve etkisinin de daha düşük olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönünde de bazı iddialar dolaştığına yine bunun da bilimsel dayanaktan tamamen yoksun olduğuna dikkati çekerek, “Bir kişiyi aşıyla kısır yapabilseydiniz, çok yoğun doğum kontrolü uygulamak isteyen ülkeler var. Bu ülkeler, çocukluk dönemi aşılarına bunu verirdi ve çok rahat nüfus kontrolü sağlardı. Böyle bir şey hiçbir aşıda mümkün değil, o kadar kolay da değil.” diye konuştu.

VAKA SAYILARIMIZ HALA YÜKSEK

Aşı olmakta kararsız kalan kişilere aşı olmalarını tavsiye eden Ceyhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Vaka sayılarımız hala yüksek. Herkesin kendisini koruması lazım. Bir de yüzde 70-75 aşılamaya ulaşırsak salgın bitecek zaten. BioNTech biraz daha bağışıklığı artırıyor deniliyor ama çok da uzun süre korunmamız gerekmeyebilir. Yani üçüncü dozdan falan bahsediliyor ama onun gerekip gerekmediği daha belli değil. Bunu, birkaç ay sonra daha rahat konuşuruz. Onun için herkes hangi aşıyı buluyorsa bir an önce onu olsun.”

Sayın hocamın fikirlerine %100 katılıyorum. Aşı olma konusunda tereddüte yer yok.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA